Anasayfa » HABERLER » BİR SÖMÜRÜ ARACI OLARAK DİN
sekuler-640x330

BİR SÖMÜRÜ ARACI OLARAK DİN

Tabiatı itibariyle seküler olan devlet kurumlarının, ruhani bir muhtevaya bürünerek kendisini ifadeye kalkışması, yine en çok dine zarar verdi tarih boyu. Peygamber sav. sonrası Muaviye ve Yezide biat etmeyi meşrulaştıran da o dönemin sözü geçen din büyükleri ve bazı sahabelerdi. Bugün de yine etrafımızdaki, küfür sistemlerini İslami cilalarla parlatan, meşrulaştıran din önderleri, hocalar ve kanaat önderi sofiler bolca bulunmakta etrafımızda. 

 

 Hayvan olmak istiyorsan olabilirsin elbette. Bunun için insanlığın acılarına sırt çevirmen ve yalnız kendi postuna özen göstermen yeterlidir…” Karl Marx

“Gri göğün altında, tozla kaplı geniş bir ovadayım. Ne bir yol, ne bir çimen, ne bir diken, ne bir ısırgan otu… Kamburları çıkmış vaziyette yürüyen bir grup insana rastladım. Sırtlarında  bir un çuvalı ya da kömür torbası ağırlığında birer canavar taşıyorlardı. Ama bu canavarlar öylesine bir yük değillerdi. Tersine hamallarını sarıp sarmalayan güçlü kaslarıyla korkunç pençelerini insanların göğüslerine saplamışlardı.

İnsanlardan birine sordum, nereye gittiklerini öğrenmek istedim. Bir şey bilmiyordu. Ne o, ne de ötekiler. Ama bir yere gidiyorlardı muhakkak çünkü karşı konulmaz bir yürüme ihtiyacı içindeydiler.

Şaşırtıcı bir şey: Bu yolcuların hiç biri hallerinden şikâyetçi görünmüyordu. Boyunlarına asılan, sırtlarına yapışan bu canavarı bedenlerinin bir parçası gibi kabullenmişlerdi. Yorgun ve ciddi yüzlerde bir umutsuzluk yoktu. Sürekli mahkûmların teslim olmuş edasıyla melankolik bir göğün altında, en az o gökyüzü kadar kederli bir arazide ayakları toza batmış olarak ilerliyorlardı…” (Baudelaire, Chacun sa chimere  -1869)

Charles Boudelaire‘nin Paris sokaklarında gördüğü ezilen, sömürülen insan figürlerini şiirsel bir anlatımla kaleme aldığı kısa hikâyelerden oluşan eserinden bir alıntı idi okuduklarımız.

Boudelaire, Marx’la aynı dönem Avrupa’sında yaşamış; eserlerinde kısmen işçilerin sömürülmesi ve din ilişkisini irdelemişti.

İkisine göre de ezilenler için bir anestezi idi din ve dindarlık; itiraz etmeden katlanılan, yadırganmayan bir kölelik…

Afyon, eroin, esrar gibi bir alışkanlık… Unutmak için, katlanılamaz bir hayata tahammül etmek için kullanılan birer uyuşturucu…

“Din dünyadaki sıkıntıların tesellisi ve baskıları meşrulaştıran teorisidir. Din mutsuzluklar altında ezilen yaratığın son nefesi, kalpsiz bir dünyanın şefkati, ruhsuz bir çağın ruhudur. Din toplumun afyonudur. Ve halkın gerçekten mutlu olabilmesi için sahte bir mutluluk olan dinin yok edilmesi gerekir…”

Bu sözler Marx’ a ait olsa da, çağdaşı entelektüel kesimlerin büyük kısmının dine bakışı da bu idi.

Yaşlı Almanlar, kutsal bir devlet algısı içinde idiler o dönem ve devletin tanrısal temellerini sorgulayanlar devlet memuru olamıyor, akademisyenler istedikleri gibi yayın yapamıyor ve özgürlükler alanında büyük kısıtlamalar, sansür vardı 1840’ların Prusya’sında…

Baba Marx, avukatlık mesleğini icra edebilmek için din değiştirmeye zorlanıyordu ve Yahudilerin seyahat gibi çalışma özgürlükleri de din adına kısıtlanmıştı.

Ailesinin Prusya’da gördüğü baskı, hayatı boyunca unutmayacağı bir acı, bir eziklikti ve zaten inançlı bir Yahudi de değildi.

Yalnız değildi, birçok Yahudi o dönem, diğer Avrupalılar gibi dinden uzaklaşmıştı.

Marx’ın dine yaklaşımının olumsuzluğunu, kişisel hayat tecrübesine ve o dönem koşullarında, dinin dünyevi emeller adına çokça istismar edilişine bağlayabiliriz.

O din düşmanı değildi ama dini duyguların devlet tarafından sömürülmesini sindiremiyor; insanların haksızlıklar karşısında susturulmasında, dinin önemli bir rol oynadığını düşünüyordu ve bu yönü ile din Onun gözünde ezilenlerin ideolojisiydi…

O halde Marx’ın “Din toplumun afyonudur” sözü doğru muydu? Din insanları uyutan bir uyuşturucu mudur?

İslâm tarihinde, örnek yaşantıları, sözleri ve eserleriyle zulme direnmiş Müslümanlar saymakla bitmez.

Ancak aynı isim, aynı eser, aynı fikirlerin müteaddit dönemler siyasî iktidarların elinde evrilerek; her türlü baskı, zulüm ve ırkçılığı meşrulaştırıp, gayri İslami yönetimlere boyun eğdirmede bir araç olarak kullanıldığına şahidiz.

Bu topraklarda öyle dönemler yaşadık ki, bazen caminizin minarelerine “Varol İsmet İnönü” ya da “Ne mutlu Türk’üm diyene!” yazan bir mahya asıldığına şahit olduk…

Bir baktık Türk silahlı kuvvetleri kendi ülkesini işgal ederek darbe yapmış ve Diyanet Reisi, darbeyi meşrulaştırıcı beyanatlar verirken; hutbeleri asker hazırlayarak camilerde imamlara okutmakta…

Ya da bir baktık ki, dini siyasette bir araç olarak kullanan bir örgüt, darbe yapmaya kalkışınca; mevcut hükümet din adamlarına emir vererek minarelerden demokrasi salalarını gür sesli hafızlara okutup ölenleri “şehit” ilân etmiş…

Marksın aslında ister Hıristiyanlık isterse İslâm’a yönelik bir eleştiri/reddedişi, dinin kendisine değil; insanların o mesajla kurduğu ilişkiye yönelik idi.

Ve Tanrı ya da Allah kavramına değil, bu inancın insanlarca kullanılmasına, bir sömürü aracı olmasına…

Aslında Hıristiyan dünyası Protestan devrim öncesinden beri,  “Biz neye ve niye inanıyoruz?” sorusuna cevap arayıp durmuştu.

Ruhban sınıfı bu sorgulamaya cevap veremedi, veremezdi de.

Çünkü tütsülere, kutsal ikonlara, hurafelere, endüljanslara ve kiliseye hapsedilerek dünyevileşen din; vahiy kaynaklı olmaktan çıkmış, çağın moda ideolojilerine benzemişti giderek.

Ne dünyevi bir ideoloji ne de sonradan dünyevileşmiş bir din, ahlaka, hukuka ve adalete zemin teşkil edemez. Çünkü dünyevileşme sürecinde din, içi boşaltılarak İlâhî mesajın özü olan “Özgürlük ruhu” nu da beraberinde kaybeder.

Tabiatı itibariyle seküler olan devlet kurumlarının, ruhani bir muhtevaya bürünerek kendisini ifadeye kalkışması, yine en çok dine zarar verdi tarih boyu.

Peygamber sav. sonrası Muaviye ve Yezide biat etmeyi meşrulaştıran da o dönemin sözü geçen din büyükleri ve bazı sahabelerdi.

Bugün de yine etrafımızdaki, küfür sistemlerini İslami cilalarla parlatan, meşrulaştıran din önderleri, hocalar ve kanaat önderi sofiler bolca bulunmakta etrafımızda.
Özelde Türkiyeli Müslümanlar olarak bizler, kendimizi İslam’a nispet etmekle birlikte her geçen gün tevhidi düşüncelerimizi, ideallerimizi yitirip; seküler sistem ve dünyevi emellerin metası halinde birer canlı mumyaya dönüştük.

Hepimiz dar görüşlülük ve bencilliklerle çepeçevre kuşatılmış etnik/ mezhepçi/hizipçi düşüncelerin ortasında ritüel aşırılıklar yaşarken; kendimizi samimi dindar zannediyor, gayri İslami sistemleri kutsarken cennet hayalleri kuruyoruz.
Dünyayı ve zamanı ulusçu/milliyetçi ve etnik bakışlarla yorumluyor; Allah’ı hesaba katmayan gelecek planlamaları ile farkında olmadan mustağnileşiyoruz.
Her şeyi Müslümanca düşünmek ve her gelişmeyi Ona arz etmemiz gerekirken, heva ve heveslerimize uyarak sağımızı solumuzu güncel ve modern putlarla doldurup duruyoruz.

Son dönemlerde yaşadıklarımız geçmiş tüm emeklerimizi heba etti; farkında değiliz, Tüm özgürlük ve adalet iddialarımızı kaybettik ve kendi dünyevi iktidarımızı ebedileştirmek adına etrafımızda yaşanan haksızlık, zulüm ve gözyaşlarına suskun kalarak elimizdeki son cephane olan “merhamet” i de kafamıza sıkarak tükettik…

Artık dini söylem ve iddialarımıza güvenerek yanımızda yer alacak, bizi dinleyecek, tevhidi düşüncelerimizi paylaşacak hiç kimse kalmadı etrafımızda. Ülkemizde Protestan bir devrim gerçekleşiyor ve bunun tüm müsebbibi de dini dünyevi çıkar ve menfaatlerimiz için bir sömürü aracı olarak kullanan bizleriz.

Dini eğitim iddiaları ile açmış olduğumuz okullar, dershaneler ve yurtlarda körpe dimağları kendi uyduruk din dışı mesiyanik argüman ve iddialarla zehirleyerek hayatlarını mahvettik.

Özgürlük, adalet ve eşitlik iddiaları ile muktedir olup; Fravunları, samirileri, hamanları, belamları değil; gariban İsrailoğullarını yaşananlardan sorunlu tutarak cezalandırdık.

Tüm bunları yaparken, dindar kimliğimizle, din adına, dindarlar olarak yaptık ve yeni Karl Marx’ ların, dini reddedenlerin, dini sömürü aracı görenlerin doğum sancılarına ortak olduk.

Geldiğimiz noktada artık hatip ve liderlerimizin sihirli vaazları bizleri tevhidden uzaklaştırarak putçuluğun kollarında dans ettiren, İslami kimliğimizi parçalayarak bir yanımızı putlara bir yanımızı Allah a adadığımız birer kutsal ayin niteliğinde.

Dinin sömürü aracı olarak kullanılmasını İslam tarihinde ilk “Sıffin savaşı ve hakem olayı”nda görmüştük.

Hz Ali taraftarlarına: “Aramızda Kur’an hakem olsun!” diye bağıran Amr bin el As’tı ve Allah’ın kitabını insanları kandırmak, kendi iktidar ve yönetimlerini meşrulaştırarak için ilk kullanmaya kalkışan da Muaviye bin Ebu Sufyan idi.

Sonrasında İslam dünyası tek adam rejimlerine mahkum olmuş; güçlü İslam kralları, emirlerindeki belam din adamlarının desteği beraberinde yüzyıllarca dini tüketip durmuştu.

Ve bizler için bu yüzyıl bir ümit ışığı idi aslında.

Sömürgeci kolonyalistlerin topraklarımızı paylaşımı ve zulmü karşısında tevhidi düşüncenin yüzyıllar sora hâkimiyeti için son bir fırsattı belki son dönem okumalarımız ve davet çabalarımız.

Ama olmadı yine maalesef…

Üşütük bir Mesih artığı vaiz, tüm emekleri yerle bir ederek dinin yine sömürü aracı olarak nasıl kullanışlı olabileceğini örneklerle göstererek ümitleri tüketti.

Onun sümük salya anlattığı vaazlara kanan ve dini ütopik vehimlerden ibaret sanan koca bir nesil böyle heba edildi.

Bu yaşananlar belki yüzyılın en büyük din sömürüsü idi ve beraberinde diğer tüm İslami çevrelerin bu kandırılan, beyni vehimlerle iğfal edilen zavallı insanlara verdiği merhametsiz, acımasız ve empatiden yoksun tepki, her şeyi bitiren son halka idi zaten.

Merhum Ali Şeriati’ nin de dediği gibi: “Eğer bir din, yetimi korumuyor, kimsesize sahip çıkmıyor, ezilenlerin sesi ve soluğu olmuyorsa yalandır ve afyondur. Bunlar olmadan kılınan namaz, tutulan oruç, gidilen hac, kesilen kurban, ihya edilen kandil geceleri, ziyaret edilen türbeler vesaire…Ebu Cehil’ in hacılara su verip te, yetimi ve yoksulu görmemesi gibi yalandır, afyondur…”

Selam ve dua ile…

 

Hakkında ENES TARIM

ENES TARIM

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayınlanmadıGerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir *

*