Anasayfa » HABERLER » BİR DE MADALYONUN ÖBÜR YÜZÜNE BAKALIM
diyanet-ten-flas-mescid-i-aksa-karari_m

BİR DE MADALYONUN ÖBÜR YÜZÜNE BAKALIM

Müslümanlar olarak bir de kendimizi, yapıp ettiklerimizi ve  inancımızı gözden geçirelim. Ümmet olarak başımıza gelen bunca musibetin sebebi hikmeti nedir? İnanıyoruz ki Allah toplumların hayatına müdahale eder. Nefislerindekileri değiştiren toplumların,  halini değiştirdiğini biliyoruz.  O halde bizim bu halimiz niçin değişmiyor?  Yoksa olup bitenler bizim işlediklerimiz sebebiyle midir? 

Bu günlerde İsrail’in Kudüs’te Mescidi Aksa’da yapmış olduğu uygulamalar ile Filistinli Müslümanlara yapılanların acıları  gündeme oturdu. İngilizlerin marifetiyle dünyanın dört bir yanından toplanan Yahudiler; İsrail devletini kurmak için getirildikleri bu coğrafyada adım adım işgal ettikleri Filistin topraklarında Filistinlilere yer bırakmadılar. İşgal edilen Filistin devletinden geriye kayda değer bir toprak kalmadı. Kelimenin tam anlamıyla dağdan gelen bağdakini kovdu. Aynı dinin ve duyguların sahibi olan Müslümanlar olarak öfkemiz kabarıyor, içimiz daralıyor. Görünürde İsrail’e ve onun destekçisi olan tüm küresel güçlere lanetler yağdırıyoruz. Kendimizce haklıyız da!.. İslam dünyasının ortasında dünyanın ve Müslümanların gözü önünde yapılan bu zulme nasıl müdahil olunmaz? Bu “ümmetin” öfkesinin taşmasından korkulmaz mı? Ne oldu bu insanlara yoksa sinirleri mi alındı?!..   Düşmanlarımıza yönelik böyle düşünüyoruz, hep kendimizi haklı kefesine koyarak!..

Bir de dönüp kendimize bakmalı değimliyiz?  Bizler madalyonun diğer yüzünü okumuyor, ya da okumaya cesaret edemiyoruz. Bir nimetin elimizden çıkışında hep alanları suçlamak belki daha kolay geliyor. Hocanın merkebi çalınmış, gelen komşuları başlamışlar hocayı suçlamaya!..  Büyük bir dikkatle bunları dinleyen hoca sonunda dayanamamış:  “Yahu insaf edin hırsızın hiç mi suçu yok ” demiş?  Şimdi Müslümanlar olarak bir de kendimizi, yapıp ettiklerimizi ve  inancımızı gözden geçirelim. Ümmet olarak başımıza gelen bunca musibetin sebebi hikmeti nedir? İnanıyoruz ki Allah toplumların hayatına müdahale eder. Nefislerindekileri değiştiren toplumların,  halini değiştirdiğini biliyoruz.  O halde bizim bu halimiz niçin değişmiyor?  Yoksa olup bitenler bizim işlediklerimiz sebebiyle midir?  “İnandığını söyleyen” bir toplum olarak Allah Teâlâ bize yardım etmiyor mu? Ediyorsa niçin ezilen hep inandığını söyleyenler oluyor?  Soruları daha da çoğaltmak mümkündür. Birazcık düşündüğümüzde aklımıza şu ifadeler geliyor: “Kula bela gelmez hak yazmadıkça; Allah bela vermez kul azmadıkça.”  Yoksa bizler azgınlaşan bir toplum muyuz? Azdıkta Allah birilerinin eliyle bizim belamızı mı veriyor?  İçinde bulunduğumuz durumu doğru anlamak ve çareyi doğru yerde aramak için bir de böyle düşünmeli değil miyiz?  Elbette bu söz boş yere söylenmemiştir. Kur’an’ı okuduğumuzda bu manayı çağrıştıran ayetlerin olduğunu görüyoruz:

“Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu da affeder.” (Şura 42/30)

“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.”

“Böylece elinizden çıkana üzülmeyesiniz ve Allah’ın size verdiği nimetlerle şımarmayasınız. Çünkü Allah, kendini beğenip böbürlenen kimseleri sevmez.” (Hadid 57/22-23)

“İnsanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla, karada ve denizde fesat ortaya çıktı. Umulur ki, dönerler diye (Allah) onlara yapmakta olduklarının bir kısmını kendilerine taddırmaktadır.”

“De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da daha önce geçenlerin akıbetinin nasıl olduğunu görün. Onların çoğu müşrik idiler.” (Rum 30/41-42)

Bu ayetleri okuduktan sonra anlıyoruz ki fert ve ya toplum olarak başımıza gelen hiçbir olay bir tesadüfün eseri değildir. Her birinde bizim de payımızın olduğunu anlıyoruz. Türkler Viyana kapılarına dayanınca halkı kiliseye toplayan papazlar halka şöyle nasihatte bulunmuşlardır:

“Türkler tanrının öfkesidir. Tanrı Türklerin eliyle bizden intikamını alıyor. Çünkü bizler tanrıyı terk edip dünyaya tapınmaya, keyfimizce yaşamaya koyulduk. Savaş yapmayalım demiyorum. Bırakın savaşı krallar şövalyeler yapsın. Ancak bizler kendimize gelip tanrıya yönelerek ona kulluk edip bizi bağışlamasını isteyelim.  Tanrı bizi bağışlarsa işte o zaman öfkesi olan Türkleri bizden uzaklaştırır. Bizler de onlardan kurtulmuş oluruz.”

Şimdi bu sünnetullah’ı bir de Rabbimizin ifadesi olarak Kur’an’dan dinleyelim:

“Biz, Kitap’ta İsrail oğullarına: Sizler, yeryüzünde iki defa fesat çıkaracaksınız ve azgınlık derecesinde bir kibre kapılacaksınız, diye bildirdik.”

“Bunlardan ilkinin zamanı gelince, üzerinize güçlü kuvvetli kullarımızı gönderdik. Bunlar, evlerin arasında dolaşarak (sizi) aradılar. Bu, yerine getirilmiş bir vaad idi.”

“Sonra onlara karşı size tekrar (galibiyet ve zafer) verdik; servet ve oğullarla gücünüzü arttırdık; sayınızı daha da çoğalttık.”

“Eğer iyilik ederseniz kendinize etmiş, kötülük ederseniz yine kendinize etmiş olursunuz. Artık diğer cezalandırma zamanı gelince, yine önceki gibi yüzünüzü kara etsinler, daha önce girdikleri gibi yine Mescid’e (Süleyman Mâbedi’ne) girsinler ve ellerine geçirdikleri her şeyi büsbütün tahrip etsinler (diye, başınıza yine düşmanlarınızı musallat kıldık).”

“Belki Rabbiniz size merhamet eder; fakat siz eğer yine (fesatçılığa) dönerseniz, biz de sizi yine cezalandırmaya döneriz. Biz cehennemi kâfirler için bir hapishane yaptık.”

Bir gerçek bundan daha açık ifade edilebilir mi? Allah Teâlâ İsrail oğulları üzerinden kıyamete kadar gelecek toplumlara sünnetullahın nasıl işlediğini açıkça anlatıyor ve bunun üzerine; “bizim sünnetimizde bir değişiklik bulamazsınız” (Ahzab 33/62) hükmünü ilan ediyor.   Şimdi bu olay üzerinden düşünürsek Allah bu sünnetini sadece İsrail oğulları için mi icra ediyor? Yoksa kıyamete kadar azan, sapan, yeryüzünde fesat çıkaran tüm toplumlar için tarihin her döneminde tekrar ediyor mu? Elbette bu uydulamalar bir defalık bir uygulama olmadığını “siz suça dönerseniz biz de cezalandırmaya döneriz” ifadesiyle açıklıyor.

Şimdi ümmet coğrafyasındaki acılarımızın kaynağına dönerek dünya üzerindeki hâkimiyetimizi, onurlu yaşayıp gururla ölmeyi, hakkın bayraktarlığını, adaletin sunuculuğunu, mazlumun koruyuculuğunu, yetimin veliliğini, fakirin yandaşlığını, İman ettim diyen her insanın kardeşliğini niçin kaybettiğimizin gerçek sebebini anlamamız gerekir. Yukarıdaki ayetlerde belirtildiği gibi ‘azmak ve kibre kapılmak, elimizdeki nimetin kıymetini bilmeyip şükrünü eda etmemek olarak verilmektedir. Bunları yapan İsrail oğullarına; hezimeti esareti, mabetlerine girilerek mukaddesatının heder edilmesini güçlü kullarının eliyle tattıran Allah, İsmail oğullarına da, Osman oğullarına da, ila ahir tüm azıp sapan, hak ve adaletten ayrılan tüm toplumlara tattırması, sünnetullahın tekrarından başka bir şey değildir.  Dünü, bu günü ve yarını içine alan Rabbimizin şu müjdesi başarının ve başarısızlığın sırrını ortaya koymaktadır:

“Allah; içinizden iman edip Salih amel işleyenlere vaat etti ki: Onlardan öncekileri nasıl yeryüzüne hâkim kıldı ise onları da yeryüzüne hakim kılacak ve onlar için beğendiği dini/İslam’ı temelli yerleştirecek, korkularını emniyete çevirecektir. Çünkü onlar, Bana kulluk eder ve hiç bir şeyi Bana şirk koşmazlar. Kim de bundan sonra inkâr ederse; işte onlar fasıktırlar.” (Nur 24/55)

Şimdi anlıyoruz ki bu ümmet, Kur’an’ı mehcur edip havasını rab edindiği için kaybetmiştir. (Furkan 25/43) Allah’ı bırakıp rahiplerini, bilginlerini, hahamlarını, şeyhlerini, ağabeylerini, hocalarını, liderlerini ilah edindikleri için kaybetmiştir. (Tevbe 9/31) Yine bu ümmet Allah’ı bırakıp ta bir kısmı bir kısmını rab edindiği için kaybetmiştir.( Ali İmran 3/64) dinlerini parça parça edip her bir gurup kendisindeki ile kıvandığı için kaybetmiştir.(Rum 30/32)   Dinlerini oyun ve eğlence (Enam 6/70) edindikleri için kaybetmiştir. İşin en önemlisi ise Allah’a, Resulüne ve Kur’an’a sırtını; batının hayat anlayışına ise yüzlerini döndükleri için kaybetmişlerdir. Kaybetmesi için daha birçok sebep sayılabilir.  Ancak kazanmak için bir tek sebep vardır; özüyle sözüyle sadece Allah’a teslim olup ölüm gelinceye kadar Rabbine ibadet edip Salih amel işlemek. (Hicr 15/99) Ya bu gerçeğe kulak verir vezir oluruz; ya da doğru söze “omzumuzu verip” dünyada ve ahirette rezil oluruz! Üçüncü ihtimal yok!..

Hakkında HÜSEYİN BÜLBÜL

HÜSEYİN BÜLBÜL

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayınlanmadıGerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir *

*