Anasayfa » HABERLER » ANADOLU İSLAMI ve MÜSLÜMAN ŞAMANLAR

ANADOLU İSLAMI ve MÜSLÜMAN ŞAMANLAR

İlk şamanlar en eski geleneklere göre tanrısal gücü elinde tutarlardı ama Yüce Tanrıya boyun eğmediği için bir gün bu büyük güç Tanrı tarafından şamanın elinden alındı. Şaman da her yerde, her zaman “eski gücünü geri versin” diye Tanrı’ya yakarır, onunla olurdu ve bu nedenle onun özel bir ibadet yeri olmazdı. Evren onun tapınağı, doğa, yer, gök onun secdegahı idi. Bu nedenle bugün çoğu Türkmen köylerinde cami bulunmaz ve ibadetlerini açık alanda ya da da cemevi dedikleri “toplanma evi” inde yaparlar. Hacı Bektaş’ta bu nedenle tepelerde açık alanda gündüz veya gece tanrısına yakarırdı.

Hatırlıyorum da küçükken bazen dedem, gözünü masmavi gökyüzüne diker ve: “Geçmişte Türkler de Moğollar gibi, Gök Tanrı ile Yer Tanrısına inanırdı. Mavi gökyüzü onların tapınma yeri idi ve yakarışlarını göğe yaparlardı. Onun için de Kağanlar tahta çıkarken göğe yükselir, doğarken gökten gelirdi ve onlar göğe benzerdi…” derdi. En hoşuma giden ve unutamadığım anlatımları ise genelde Hacı Bektaşı Veli hakkında efsane tarzı anlatımları idi. O şöyle derdi: “Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş’ın güvercin donunda gidişine yardımcı olmuş, fırlattığı yanan odun parçasıyla birlikte Hacı Bektaş semaya yükselmiş, alevli odunun düştüğü yer olan “Sulucakarahöyük” te o yanık odun, bugün dergâhın yanında tepesi yanmış dut ağacı var ya, o olmuş. Ve bu alevi izleyenler ve takip edenlere de bu nedenle “ALEVİ” denilirmiş…”

Bugünlerde TRT ekranlarında muhafazakar kesimlerin “Diriliş Ertuğrul” ve “Payitaht” dizilerine olan ilgisinin altında sanırım en çok köklerimizi ve nasıl bir geçmişten geldiğimizi merak etme güdüsü var.

Selçuklu nasıl kuruldu, nasıl bir yönetime sahipti, İslam’ı nasıl kabul etti, nasıl yıkıldı ve Osmanlı nasıl kuruldu hep merak edilen sorular…

Yani Selçukluyu, Oğuzu, Türkmenleri İslam’la tanıştıran serüvenin öyküsü. Ancak bu diziler çok izlenme ve reyting almasına karşın, her iki konuda da bizleri hayal kırıklığına uğratarak geçmişin magazinsel hülyalarında dolaştırıp durmakta. Dolayısı ile merakımızı gidermediği gibi daha da artırmakta…

Selçukluların devlet olma ve beraberinde Anadolu’nun İslamlaşma sürecinde yaşanan ve günümüze kadar gelen inanç kırıntıları en çok merak ettiklerimiz…

Selçuklular, Hazar denizi ile Aral gölü arasındaki bozkırlarda yaşayan Oğuz Türkleri’nin Kınık boyundan idi. Onuncu yüzyılda Müslüman oldular ve kısa sürede Selçuk Bey önderliğinde birleşip, Tuğrul Bey döneminde de Büyük Selçuklu Devletini kurarak, “Merv”i başkent yaptılar.

Yeni kurulan devlet kısa zamanda, Bağdat hariç, bölgedeki tüm İslâm topraklarına hâkim oldu.  Sultan Alp Arslan vefat ettiğinde Selçuklu Türklerinin egemenliği altındaki topraklar doğuda Yaşgar’dan, batıda Ege kıyıları ve İstanbul boğazına, kuzeyde HazarAral arasından, güneyde Yemen’e kadar olan bir bölgeye yayılmıştı.

Alp Arslan’ın oğlu Melikşah, bozkırlardaki Türk boylarını, bütün İran’ı, Arabistan’ı, Suriye ve Filistin’i, idaresi altına alarak Uzakdoğu’dan Ortadoğu’ya kadar hâkimiyet alanını genişletti ve dönemin İslam Halifesi tarafından “Dünyâ hükümdarı” îlân edildi. Sultan Sencer’ in 1157’de ölmesi ile Büyük Selçuklu Devleti böylece sona ererken; Selçuklu hanedanın kurduğu devletlerden yalnızca Anadolu Selçuklu Devleti, yüz yılı aşkın bir süre daha ayakta kalabildi.

Bu süreci başlatan Türk göçlerinin Anadolu’ya yönelişinin siyasî olduğu kadar iktisadî sebepleri de vardı. Selçuklu Sultanları, Bizans’ın gücünü zayıflatmak ve ülkede olası iç huzursuzlukları önlemek amacıyla yoğun bir şekilde Türkmen nüfusun Anadolu’ya sevkini teşvik etmişlerdi.1

Anadolu’ya göç eden Türkmenlerden az bir kesim yerleşik hayatı tercih ederken geneli, göçebeliği terk etmeyerek yaylak-kışlak hayatı devam ettiriyordu.

Türkmenlerden yerleşik hayata geçip ziraat ile meşgul olanlar “Türk” diye isimlendirilirken; Türkmen adı da Anadolu’da konar-göçerlik ile eş anlamlı olarak kullanıldı.

Türkistan’dan, önce İran’a, sonra Azerbaycan ve Doğu Anadolu topraklarına gelmiş olan ve sayıları 2 milyona yaklaşan Türkmenler, çok kalabalık olmaları nedeniyle yer bulma sıkıntısı çekmiş ve geldikleri Anadolu’yu, kendileri için kolayca fethedilebilecek ve daha iyi yaşama imkânları temin edilebilecek bir coğrafya olarak görmüşlerdi.2

XIII. Asırdan itibaren göçebelerle birlikte, şehirlerde yaşayan sanatkarlar, tüccarlar ve alimler de Anadolu’ya gelmişlerdi.3

Böylece Anadolu’nun Türkleşme ve İslamlaşma dönemi başladı ve bu süreç birkaç asır sürdü.

Selçuklu yönetiminin kendi ırkdaşları olan Türkmenlere kayıtsız ve ilgisiz davranması ve onları devlet hizmetlerinden uzak tutması, Türkmenleri daima muhalif ve güvenilmez bir güç kılmış; sonuçta Büyük Selçukluların İran’da, Anadolu Selçuklularının da Anadolu’da, zamanla zayıflayarak yıkılmalarına zemin hazırlamıştır.4

Büyük Selçuklular tarafından Batı boylarına zoraki sevk edilen ve bundan dolayı da yönetime karşı nefret hissi duyan Türkmenler, Anadolu Selçukları zamanında da benzer muameleye tâbî tutularak Batı istikametinde uç bölgelere yerleştirildi. Geleneksel yapılarını koruma hususunda çok hassas davranmaları dışa kapalı sosyal bir yapının oluşmasında ve böylece de eski inanç ve geleneklerin devam ettirilmesinde önemli bir etken oldu. 5

Ağırlıklı olarak, Arap-Fars kültürünü benimseyen Selçuklu devlet yönetiminin, göçebeleri kazanmaktan çok başından savmaya çalışması Türkistan’da olduğu gibi, Anadolu’da da göçebelerin dillerini kolayca anlayabildikleri derviş ve şeyhleri kendilerine önder olarak kabul etmeleri ve dini bilgilerini onlardan öğrenmelerini beraberinde getirdi.6

Sonraları geleneksel göçebe kültürün bir devamı niteliğindeki, bir takım sema ve raks ayinleri icra eden bu şeyh ve dervişlere yönetim kadrosunun ilgi duymuş olması, onların zorunlu olarak Türkmenleri anlama ve kontrol etme ihtiyacından kaynaklanmıştı.

Bu bağlamda Türklerin Horasan ve İran coğrafyasında bulunduklarında, büyük ölçüde İran, hatta kısmen Hint kültürünün tesirinde kalarak yayıldıkları hemen her bölgeye bu kültürlerin izlerini taşımış olmalarını da irdelemek gerekir.

Özellikle Selçuklular zamanında Anadolu’da kentlerde yaşayan halk çoğunlukla kitabî-sünnî anlayışa sahip iken, köylerde ve uç bölgelerde yaşayanlar, şifahî ve geleneksel inanç yapısı taşımakta idiler.

Dini müesseselerin şehirlerde olması, şehirli halkın, tabiatıyla daha yüksek bir din bilgisi ve kültürüne sahip olmasına; şehirlerden uzak bölgelerde yaşayanların ise, Türkmen şeyh ve dervişlerin etkisinde dini bilgileri zayıf ve inançları çoğunlukla geleneksel ananelere dayalı dini bir hayatı sürdürmesine yol açtı.7

Moğol istilası ile birlikte farklı tarikatlara mensup şeyh ve dervişler de, gerek emniyet açısından ve gerekse fikirlerini daha kolay yaymak maksadıyla Anadolu’yu kendileri için iyi bir ortam olarak tercih etmişlerdi.

Ve böyle bir ortamda Göçebeler arasındaki dini hayat, daha çok eski Türk inanışlarındaki Ozanları çağrıştıran babalar vasıtasıyla, şehirlerde yaşanandan farklı olarak, daha basit, sade ve daha çok menkıbelere dayalı, tasavvuf yönü ağır basan bir anlayış biçimiyle yaygınlaştı.

Türkmen boyları, yüzeysel bir İslâm anlayışına sahip olduklarından, hem eski şâmânî inançları ve hem de atalarından kalma bir takım geleneksel sözlü inançları da İslam’la beraber bünyelerine taşıdılar.

İslâm’ın öngördüğü kimi dini kuralları tamamen özümseyememiş, sazlı-sözlü şölenleri devam ettirmiş ve

namaz, oruç, hac gibi göçebe hayatı ile birlikte ifa edilmesi

zor ibadetler, Türkmenlerin ilgisini fazla çekmemişti.

Onlar daha çok din büyükleri olarak bildikleri baba ve dedeler tarafından telkin edilen eski geleneklerine de uygun olan

sade bir İslâm anlayışını kendilerine daha yakın bulmuşlardı.

Kendilerine ilahiler, şiîrler okuyarak nasihatta bulunan bu şeyhleri eskiden kutsallık verdikleri ozanlara benzetmişler ve onların söylediklerine tabi olmuşlardı.

Farklı kıyafetleri, ağızlarda dolaşan kerametleri ve meczubane yaşayışlarıyla Türkmen babaları, Oğuz boylarına anlayacakları bir dille, eski Türk ananeleriyle karışık bir şekilde İslamiyeti anlatıyorlardı. Bu yüzden Türkmen halk kitleleri onların vaazlarını heyecanla dinliyor, söylediklerini uyguluyorlardı.

Anadolu’ya çeşitli sebeplerle gelerek yerleşen şeyh ve dervişler, burada çok yönlü faaliyetlerde bulunarak, hem Anadolu’nun İslamlaşmasına katkıda bulunmuş hem de halkın dini duygularının sürekli canlı tutulmasını sağlayarak onların iyi, dürüst ve ahlak sahibi birer vatandaş olmasına katkıda bulunmuşlardır.

Selçuklu sultan ve devlet adamları, onlar için Anadolu’nun birçok yerinde medreseler, zaviyeler açmış, buralara bol vakıflar tahsis etmiş, böylece onların istedikleri biçimde faaliyet göstermelerine zemin hazırlamışlardır.8

9. ve 10. y.y. da Türkistan’ı adım adım arşınlayan babalar, atalar, şaman dedeler, menkıbeler, nasihatler anlatarak halk üzerinde sevgi ve saygı kazanarak uzun süren yolculuklar sonunda Anadolu’ya ulaşmışlardı. Bunlar Anadolu’da, dede, baba, abdal ve gâzi gibi ad ve unvanlarla Orta Asya’daki misyonlarını sürdürmek için dergahlar açtılar. İşte Mevlanalar, Hacı Bektaş Velî’ler, Ahî Evran’lar, Abdal Musa’lar, Sarı Saltık’lar, Taptuk Emre’ler, Yunus Emre’ler bu misyonun Anadolu’daki kollarıdır.

O halde Anadolu’daki İslâmlaşmayı medrese ekolü ve tekke/ tarikat ekolü olmak üzere iki grupta değerlendirmek gerek. Medrese alimleri Ehl-i Sünnet inancına bağlı kalırken tarikat ve tekke mensupları ise daha çok mistik düşüncelere bağlı kaldılar. Neticede Anadolu Selçukluları Sünni İslam anlayışını bir devlet politikası olarak savunurken, Türkmenler ise Müslüman olmadan önceki inanç ve geleneklerin etkisinde kalarak zahirî bir İslâm anlayışına tâbi oldular.

Bu anlayış farklılığı sonraki dönemlerde de devam etmiş; Kentlerde, sufilik karışımı bir Hanefilik göze çarparken, Türkmenler, kendilerine karışık ve sıkıntılı gelen fakihlerin vaazlarından çok, eski “kam” ve “ozan”ları andıran sufi önderlerine itibar etmişlerdir.

Ve sonuçta Anadolu’da resmî Sünni din anlayışı dışında, farklı bir Müslümanlık anlayışı oluşmuştur.

Yine ağır vergiler ve kimi devlet yöneticilerinin Türkmenlere kötü davranmaları Türkmenlerle Selçuklu yönetimi arasında bir mücadelenin oluşmasına da zemin hazırlamıştır. Bu da neticede Türkmenlerin Selçuklu yönetimine karşı isyan etmelerine kadar varmıştır.9

Selçuklu yönetimi ise, savaşı meşrulaştırmak için bunlara “Rafîzî”, “Harici” gibi çağrışımlar veren bir takım sünnîlik dışı isnatlarda bulunurken; isyana katılan Türkmenler de zaten sünnîlik dışı bir müslümanlık anlayışına tabi idiler.

Bu devrin en önemli önderi, Şeyh Yusuf Hemedaniden ders almış olan Hoca Ahmed Yesevidir. Onun, Yesi’de kurduğu tarikat zamanla Anadolu’yu da içine alan bir etki alanına sahip oldu.

Maveraünnehir ve Horasan’dan göç ederek gelenler arasında Bahâeddin Veled, Mevlana Celaleddin Rûmî, Şems-i Tebrizî, ve Fahreddin Irakî gibi önemli simalar vardı.
Bütün bu sufilere Evhadüddin Kirmânî, Hacı Bektaş-ı Veli, Sadreddin Konevî ve Yunus Emre gibi isimlerde ilave edildiğinde Anadolu’ya tasavvufun nasıl girdiği ve ne şekilde yerleştiği daha iyi anlaşılmış olur.
Mutasavvıflar Anadolu’ya sadece doğudan değil, batıdan da gelmişlerdir. Örneğin Muhyiddin İbnu’l-Arabî, Endülüs’ten yola çıkarak, çeşitli ülkeler ziyaret etmiş ve yıllarca Anadolu’da kalmıştı.

Tüm bu isimlere rağmen bu dönem en fazla göze çarpan Yeseviye tarikatıdır. Ahmed Yesevî geleneği Anadolu’da Hacı Bektaş’la devam etmişse de Anadolu’da var olan bütün bir tasavvuf oluşumu ve kültürünü de sadece Yesevî tarikatına bağlamamak gerekir. Çünkü Anadolu’daki tasavvuf kültürünün İran menşeli boyutu da vardır ki, bu boyutun en büyük temsilcisi Mevlana Celaleddin Rûmî dir. Bundan dolayı, Anadolu’da Yesevî ekolünün etkisi yadsınamayacağı gibi, Mevlevî ekolünün oynadığı rol de göz ardı edilmemelidir.

Bu arada Abdulkadir Geylânî’yi de unutmamak gerekir. Evliya Çelebi, Anadolu’da birtakım Kadiri tekkelerinden söz eder ki, o dönem Kadiri mensupları için yapılmış olan bu tekkelerde yüzlerce, hatta bazen binlerle ifade edilen Kadiri dervişleri kalmıştır. Evliya Çelebi, sadece Aksaray sancağında yedi binden fazla büyük evliyanın medfun bulunduğunun tevatürle sabit olduğunu söyleyerek,10 Anadolu’daki tasavvuf erbabının çokluğuna vurgu yapmakta.

Türkmenlerin o günden günümüze yansıyan ve geçmiş şaman kültürü ile karışık İslami düşünce kırıntıları bugün de yine tarihin tahrif edici rüzgarları altında bazı farklılıklarla da olsa devam etmekte.

İlk şamanlar en eski geleneklere göre tanrısal gücü elinde tutarlardı ama Yüce Tanrıya boyun eğmediği için bir gün bu büyük güç Tanrı tarafından şamanın elinden alındı. Şaman da her yerde, her zaman “eski gücünü geri versin” diye Tanrı’ya yakarır, onunla olurdu ve bu nedenle onun özel bir ibadet yeri olmazdı. Evren onun tapınağı, doğa, yer, gök onun secdegahı idi. Bu nedenle bugün çoğu Türkmen köylerinde cami bulunmaz ve ibadetlerini açık alanda ya da da cemevi dedikleri “toplanma evi” inde yaparlar. Hacı Bektaş’ta bu nedenle tepelerde açık alanda gündüz veya gece tanrısına yakarırdı.

Şamanlıkta yer alan yeniden doğuş ve farklı bedenleşme, şamanın soyulmuş bir karaağaç gövdesinde aç, susuz yatarken ölüp, et kemikten ayrıldığı ve tekrar kemiğin ete bürünmesiyle yeniden doğuşunu anlatır ve bu düşüncenin doğuş kaynağı, Mani ve Buda inançlarından etkilenmiş olan Türk inancıdır,

Günümüz erenleri olan Bektaşlar, cennete gitmek için niyaz etmez, namaza, oruca yaklaşmaz ama kendini aşmak için (cezbe) sema’ ya kalkar, göğe yükselir…

O dervişlerin adı “kalender” dir, “Divane” dir. Onlar Abdal, Işık, Torlak, Haydari diye de anılırlar.

Bektaş bilge bir kişidir ama dinin ritüellerine, şeriatına uymaz. Onun söylediği ilahi ve şiirler yazılı değil, sözlü olarak ağızdan ağıza geçer ve O hacca da gitmez. Düş yoluyla gitmesi başka…

Şamanlar gibi Bektaş Veli’de, Ardıç ağacına çok önem verir. Hırka dağında ardıç ağacının altında oturur, düşünür, yakılan ateşin etrafında halka şeklinde dönerek, semaya yükselirdi ve bunlar zaten herhangi bir şamanın yaptığı şeyler idi. Şaman ulaştığı olağanüstü güç ve seslenişleriyle ateşe söz geçirir, bu dönüşler çiğnenen ardıç tohumuyla bir kuşun göğe yükselişi gibi büyüsel yanılsamalar oluştururdu.

Bektaşın kucağında resmedilen sol taraftaki ceylan, şamanın tanrısal ren geyiğinden başka bir şey değildi. Sağındaki aslan da Asya’dan getirdiği ejderhası…

Ama şamanı şamanlıktan çıkarıp Müslümanlaştırmak için, ren geyiğinin yerine Arap yaylalarının ceylanı, Ejderhasının yerine de Ali’nin aslanı oturtuluverdi ve böylece Bektaş da bir Müslüman derviş oluverdi…

Ona göre Tanrı insandan başka bir yerde aranmamalıdır ve Tanrı insanın gönlündedir…

Bu ve benzer birçok inanç kırıntısı Türkmenlerin daha önce Asya’da bildikleri ve söyledikleri şeyler idi. Türklerin Asya’daki “Kendini bil ki Tanrıyı Bilesin” sözü ve benzeri gibi.

Bektaşilik bir inançlar karışımı ve “İslamlaşmış Şamanlık”tan doğmuştu. Bektaşilik bir dinler karışımı, Anadolu halkının birikimleri ile Asya’dan Türklerin getirdiği tüm öğelerin birbiri içinde erimesi, bütünleşmesidir.

Alevilik; göçerleri ile kırsalı kucaklayan yaşam biçimi iken; Bektaşilik; kentliyi, okumuşu kucaklayan tekkeleri ile bir sosyal oluşum oldu.

Bektaşilik tarihin sayfalarında karışıp, kaybolurken; Alevilik sözlü gelenekleri ile, dedeler tarafından farklı zaman ve mekanda yapılan değişikliklerle gelişti, dönüştü ve günümüzde de yine Anadolu’da önemli büyüklükte toplulukların inanç birikimi olarak yaşamaya devam ediyor…

Selam ve dua ile…

DİPNOTLAR:

-1 Osman TURAN, Selçuklular ve İslamiyet

-2 Zeki Velidi TOĞAN, Umumi Türk Tarihine Giriş

-3 M. H. YİNANÇ, Anadolu’nun Fethi.

-4 Faruk SÜMER, Oğuzlar,

-5 Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş

-6 M. Fuad KÖPRÜLÜ, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar

-7 Tahir Harimi BALCIOĞLU, Türk Tarihinde Mezhep Cereyanları

-8 Köprülü, Anadolu’da İslamiyet, s. 42.

-9 ( Babailer İsyanı)

-10 Evliya Çelebi, III, 194.

 

 

 

Hakkında ENES TARIM

ENES TARIM

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayınlanmadıGerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir *

*