Anasayfa » HABERLER » ALLAH’IN ŞEAİRLERİNDEN HAC VE KURBAN
hac-fotografi-610x250

ALLAH’IN ŞEAİRLERİNDEN HAC VE KURBAN

Her yılın hac mevsiminde hacılarımızın ümmet bilinciyle bir araya gelerek, Maide 97. Ayetinde belirtilen “küfre baş kaldırma” eylemini gerçekleştirme şuuruna ermiş olmalarını temenni ediyoruz. Namazı adetten, haccı seyahatten, orucu diyet olarak telakki etmekten kurtularak ibadet ve kulluk bilinciyle yaşamanın şuuruna ulaşmak gerekmektedir. Bunun için bir ümmetin tüm fertlerine gerekeni yapma konusunda görev düşmektedir.

Kurban bayramının yaklaştığı şu günlerde Müslümanların gündeminde Hac ve Kurban ile ilgili düşünceler yoğunluk kazanmaktadır. Büyük bir coşkuyla hacca giden yolcularımızı uğurlarken, haccın anlam ve önemini kavramış olmalarını ümit ediyoruz. Çünkü bu gidişin amacı, bireysel bir ibadetin yerine getirilmesinden öte, küresel anlamda yapılacak olan Hac kongresine katılarak, müstekbirlerin elini müstezafların üzerinden çekmelerini sağlamak olduğunun bilincine ermektir.

“Allah, Beyt-i Haram olan Kâbe’yi insanlar için bir kıyam yeri; Haram ay’ı ve boyunlarına işaretler takılarak belirlenen kurbanlıkları da, kıyam için bir işaret kıldı. Bu, Allah’ın göklerde ve yerde ne varsa tümünü bildiğini ve Allah’ın gerçekten her şeyi bilen olduğunu bilmeniz içindir.” (Maide 5/97)

Her yılın hac mevsiminde hacılarımızın ümmet bilinciyle bir araya gelerek, Maide 97. Ayetinde belirtilen “küfre baş kaldırma” eylemini gerçekleştirme şuuruna ermiş olmalarını temenni ediyoruz. Namazı adetten, haccı seyahatten, orucu diyet olarak telakki etmekten kurtularak ibadet ve kulluk bilinciyle yaşamanın şuuruna ulaşmak gerekmektedir. Bunun için bir ümmetin tüm fertlerine gerekeni yapma konusunda görev düşmektedir. Kimse bu sorumluluğu bir başkasına yıkarak kurtulamaz. İnsanın yaradılış gayesine uygun olmayan amellerin ne sahibine ne de topluma bir faydası vardır. Bu uğurda kişisel tatminlerin, dünyevi hedeflere ulaşmanın Allah indinde bir değere sahip olmadığını bilmeliyiz. Tek başına bir ümmet olarak nitelendirilen İbrahim (as)ı ümmet yapan şey, yalnız başına küfre karşı kıyam etmiş olmasıdır. Bu uğurda bulunduğu yeri ve ailesini terk edip giderken şöyle demişti:

«Dünya hayatında, Allah’ı bırakıp aranızda putları muhabbet vesilesi kıldınız. Sonra kıyamet günü, birbirinize küfreder ve karşılıklı lanet okursunuz. Varacağınız yer ateştir; orada yardımcılarınız da yoktur.»

Bunun üzerine Lût ona iman etti ve (İbrahim): Doğrusu ben Rabbime hicret ediyorum. Şüphesiz O, mutlak güç ve hikmet sahibidir, dedi.

İbrahim’e İshak’ı ve Yakup’u bahşettik. Soyundan gelenlere Kitap ve peygamberlik verdik. Onu dünyada mükâfatlandırdık; doğrusu o ahirette de iyilerdendir.” (Ankebud 29/25-27)

Bir tek İbrahim (as)’in yaptığını hac yoluna çıkan beş milyon hacı, bir buçuk milyarlık İslam âlemi yapamıyorsa bu durum bizleri derin -derin düşündürmeli değil mi?.. Dünyanın dört bir yanında Müslümanlara yapılan saldırılar devam ederken İslam dünyasındaki sessizliği izah etmek mümkün değildir. Hani bunlar bir vücudun organları gibiydi? Hani organların birine verilen rahatsızlıktan bütün vücut rahatsız olurdu? Ne oldu da birbirimizden kopuk, duyarsız, birbirimizi umursamaz bir duruma düştük? Ümmet olarak bu halimizi düzeltmek için gereken gayreti gösteremez isek başımızın yerden kalkmayacağını bilmeliyiz.

Aynı mevsimin bir başka ibadeti olan kurban ise, hac’dan yedi yıl önce hicretin ikinci yılından itibaren uygulanmaya başlanarak, hem zaman hem de zemin olarak daha geniş bir uygulama alanı bulmaktadır. Dünyanın neresinde olursa olsun Müslümanların bir şiar (İslam’ın işaret taşları) olarak inanıp uyguladığı kurban, toplumu yediden yetmişe etkilemektedir. İnananların Allah adına vermiş olduğu bir şölen, Müslümanların inanan ve inanmayan, fakir ve zengin demeden Allah için kurban ettiğini, Allah için ikram etmesi, toplumda yapıcı bir deprem meydana getirmektedir. Kulların takvası Allah’a ulaşırken (Hac 22/37) kurbanların etleri de fakir –zengin, yolcu- mukim,  Müslim- gayri Müslim tüm insanlıkla buluşmaktadır.

 

Şimdilerde bazı odakların kurban aleyhinde çıkarmış olduğu çatlak sesler, ortaya koymaya çalıştıkları düşünceler modern hezeyanlardan başka bir şey değildir. Bunlardan bir kesim yarasa misali bu şiarlardan duydukları rahatsızlığın sonucu olarak verilen tepkiler iken; bir kısmı da 23 yıllık Peygamberî uygulamayı görmezden gelerek, Allah’ın ayetlerini kendilerince anlamaya ve anlamlandırmaya çalışanların bir başka hezeyanlarından ibarettir. Çünkü Kurban ibadeti son yıllarda daha geniş bir uygulama alanı bulmuştur. Müslüman’ların kurban ibadeti ulusal sınırları aşarak tüm dünyada yaşanan bir şölen olmuştur. Bu uygulama, ümmet arasında bozulmaya çalışılan ümmet bilincini ve İslam kardeşliğini de yeniden canlandırmaktadır. Fıtrat dini olan İslam’ın her şiarında bin bir hikmet gizlidir. Hac’tan, Kâbe’den, kurbanlıklardan ve kurbanlık hayvanların adanmışlığını gösteren boyunlarındaki gerdanlık denen işaretlerden bahsederken; bütün bunların yapılma gerekçesini Allah, şu sebebe bağlamaktadır:

“Bu, Allah’ın göklerde ve yerde ne varsa tümünü bildiğini ve Allah’ın gerçekten her şeyi bilen olduğunu bilmeniz içindir.” Allah, her şeyi bildiği için bu kuralları koymuştur. Çünkü İnsanlık, tarihi boyunca değişim ve dönüşüm dediğimiz süreçleri yaşayarak bu günlere gelmiştir.  Dini duyarlılığın canlılığını koruyarak fonksiyonlarını yerine getirmesi için, bireysel anlayış ve uygulamaların yanında toplumsal olarak yapılacak davranışları da önermektedir. Kitlesel hareketlerin insan psikolojisi üzerindeki etkileri daha etkin ve kalıcı olduğunu kimse inkâr edemez. İslam bu yönüyle de hayatı kucaklayan hayatın bütün yönleriyle ilgilenen bir hayat anlayışını toplumla buluşturmaktadır.

Şimdi gerçekleştireceğimiz kurban ibadetini, bu amaca hizmet edecek hakka çağıran bir ümmet, birbirlerini gözeten kardeşlik, yaratanın hatırına yaratılmış tüm mahlûkatı gözeten bir insan olma bilinciyle yerine getirmeye çalışmalıyız ki, tüm ümmet için bayram olsun.

“De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi olan Allah içindir.” (Enam 6/162)

“Biz, her ümmete -(Kurban kesmeye uygun) hayvan cinsinden kendilerine rızık olarak verdiklerimiz üzerine Allah’ın adını ansınlar diye- kurban kesmeyi gerekli kıldık. İmdi, İlâhınız, bir tek İlâh’tır. Öyle ise, O’na teslim olun. (Ey Muhammed!) O ihlâslı ve mütevazı insanları müjdele!” (Hacc 22/34

Kurban bir ibadet olması sebebiyle onu yerine getirirken, diğer ibadetlere göstermiş olduğumuz hassasiyeti aynen onun için de göstermeliyiz. Kurban olacak hayvanın seçiminde, sağlıklı ve kusursuz olmasına dikkat ettiğimiz gibi;  kurbanı kesecek kasabın düşüncesine, kurban ortaklarımızın,  sahih iman ve salih amel sahibi kimselerden olmasına ve Allah rızası için kurban kesmekten başka bir amaç taşımayacak kimselerden olmasına da dikkat etmeliyiz.

Kurbanın paylaşımını yaparken payların her birinin kilo ve kalite bakımından eşit olmasına da azami dikkati göstermeliyiz. Sonunda birbirimize hakkımızı helal ederek ayrılmalıyız. Evimize döndüğümüzde, Kurban etlerini üçe ayırarak bir kısmını fakirlere, bir kısmını eş ve dostlarımıza ikram etmeye, bir kısmını da ev halkı ile yemeye ve daha sonrası için ayırmalıyız. Bayramın bayram olması için sadece bizim hanemizde değil birlikte yaşadığımız çevremizle birlikte duymaya, düşünmeye ve yaşamaya çalışmalıyız.

“Biz, kurbanlık develeri de sizin için Allah’ın nişanelerinden kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır. Ön ayakları bağlı halde keserken üzerlerine Allah’ın adını anın. Kesilince onlardan yeyin. İsteyene de, istemeyene de verin. Şükredersiniz diye, onları böylece sizin emrinize amade kıldık.” Hac 22/36)

Kurbanımızı bizzat elimizle kestiğimiz gibi, eliyle kesecek imkânı olmayan kimselerin bu işi onun adına yapabilecek birisini vekil tayin ederek bu vecibeyi yerine getirmesi mümkündür. Nitekim veda haccında Peygamberimiz (as)  kurbanlık için yüz deve getirmiş; bunlardan altmış üç tanesini kendisi kesmiş, geri kalanını kesmesi için de Hz. Ali’yi (ra) görevlendirmiştir.

Son yıllarda ortamın ve imkânların uygun hale gelmiş olmasıyla, yurt içinde ve yurt dışında vekiller tayin ederek, Müslümanların bulunduğu ülkelerde kurban kestirmek, Müslümanlar arasında unutulan ümmet bilincini yeniden gündeme getirecek güzel bir uygulamadır. Yapılan ibadetin tabiatı vekâleten yapılmaya uygun olduğu için, bir insan yüzlerce ve binlerce insana vekâleten bu işi yapabilir veya yaptırabilir. Bizim amacımız Allah rızası için kurban kesmek olduğunu elbette Allah Teâlâ bilmektedir. Bu niyetle paramızı verip birilerini vekil olarak seçiyoruz. Bundan sonra sorumluluk onlara aittir. Kurbanlıkların seçiminde, kesiminde, dağıtımında yapılan yanlışların vebali onu yapanın boynunadır. Kurban sahibinin dahli olmayan konularda herhangi bir sorumluluğu yoktur.

Yapılacak şey bellidir. Keseceği kurbanlık ne kadarsa o kadar kurbanlık hayvanı alarak kestirip ihtiyaç sahiplerine dağıtmak veya dağıtılmasını sağlamaktır.

Kurban etleri gerçekten ihtiyaç sahiplerine ulaştığı zaman, yaşanan sevinç ve mutluluk her şeyin üzerindedir. “Kıtlıkta verilen lokma asla unutulmaz” sözünde ifade edildiği gibi. Din kardeşleri eliyle gerçekleştirilen bu davranış, onların gönüllerinde tarife sığmayan bir ufuk açmaktadır. Bu ufuk kaybolmaya yüz tutmuş olan ümmet bilincinin yeniden doğmasını sağlayacaktır.  “Komşusu açken tok sabahlayan bizden değildir” buyrulan hadisi şerifin yüklediği sorumluluk bilinci, bizleri harekete geçirmelidir. Bugün içinde bulunduğumuz çağın imkân ve şeraitine göre tüm dünya ile komşu konumundayız. Dünyanın öbür ucunda cereyan eden olaylardan anında haberdar olduğumuz gibi; ulaşım imkân ve araçlarının yardımıyla tüm dünyaya komşu kadar yakın olunmaktadır. Bu nedenle artık komşumuz kapısı bize yakın olan kimselerden ibaret değildir.  Artık dünya büyük bir köy gibidir. İmkânlarımızı paylaşmak, birbirimize yardımcı olup güçlerimizi birleştirmek, kederde ve kıvançta beraber olabilmek için imkânlar mevcuttur. Eksik olan gönüllerimizde olması gereken ümmet bilinci, karşılıklı sevgi ve saygı, imanımızın bize yüklediği sorumluluk duygusudur.   “Bilge Kral„  Aliya İzzet Begoviç yaşam öyküsünü,  mücadele anlayışını anlatırken:  “Eğer ben çalışıp gayret etmez isem bir şeylerin eksik kalacağını düşünürdüm. Onun için de her hal ve şartta elimden geleni yapmaya çalıştım” derken kastettiği şey budur.  İmanımızın bize yüklediği sorumluluğun bilincinde olmak…

Hz. Ömer (ra) halife olunca geceleri uykuları kaçıyor; her şeye yetişebilmek için çalışıyordu. Arkadaşları onun bu haline bakıp kendisini sakinleştirmek için teselli edenlere: “Nil kıyısında bir keçinin oğlağını kurt kapsa Allak onun hesabını Hattab oğlu Ömer’e soracağından korkuyorum” diyordu. Bu denli ümmetin işlerini yüklenmenin bilinci ile hareket etmekteydi. İslam ile henüz tanışmamış olan bir kızıl derili Duwanish aşiret reisi Seattle yaşadığı dünya ile ilgili anlayışını şöyle ifade ediyor:

Doğa, bize dedelerimizden kalan bir miras değil, torunlarımıza bırakacağımız bir emanettir.”  Bizler aynı anlayışı dünyada dinimiz için düşünmeliyiz. Din bize dedelerimizden kalan bir miras değildir ki onu bizim mülkümüz olarak görelim. Aynı zamanda torunlarımıza bırakacağımız bir emanettir. Bu nedenle sadece kendimize değil tüm insanlığa; günü kurtarmaya değil, yarınlara kusursuz, hurafesiz, dosdoğru bir din anlayışının ulaştırılması için çalışmak, bizim sorumluluğumuzdur. Bu sorumluğumuzu yerine getirmek için Hac gibi, Kurban gibi… Allah’ın şeairleri iyi bir fırsattır. Bu fırsatları yerinde ve zamanında değerlendirelim de bu şeref bize ait olsun. Yoksa: “İslam bahar çiçeklerinin kokusu gibidir sınır tanımaz. Meltemler ile iklimden iklime, kıtadan kıtaya taşınır…”

“Onlar ağızlarıyla Allah’ın nûru’nu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır.” (Saf 61/8)

O halde Kurban nedir konusuna bir de kavramsal olarak bakalım:

Kurban, kelime anlamı yaklaşmak demek olan “Karibe” fiilinin mastarıdır. Bu ifade İslam ıstılahında Allah’a yaklaşmak maksadıyla boğazlanan hayvanlara verilmiş bir isimdir. Daha özel ifadesiyle, Zilhicce ayının onuncu gününden itibaren bayramın ilk üç gününde Kurban kesmeye durumu elverişli, mukim müslümanların Allah’ın rızasını umarak deve, sığır ve davar cinsinden kestiği hayvanlara kurban ismi verilmiştir. Bu günlere de Kurban Bayramı günleri denilmiştir.

Kurban’ın Tarihçesi:               

Kurbanın tarihçesinin insanlık kadar eskiye dayandığını görüyoruz.

“Ey Muhammed! (onlara Adem’in iki oğlunun durumunu anlat. İkisi birer kurban (İz garreba gurbanen) sunmuşlardı. Birinin ki kabul edilmiş diğerinin ki kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen)’Andolsun seni öldüreceğim’ demiş, (kardeşi de) ‘Allah yalnız kendisine saygılı olanlarınkini kabul eder’ cevabını vermişti.”(Maide 5/27)

Hak-batıl bütün inanç sistemlerinde yüceliğine inanılan varlığa kurban kesme olayı tarih boyunca hep devam edegelmiştir. İnsanlar inandıkları varlığın sevgisini kazanmak veya gazabından korunmak için onun adına kurbanlar sunmuşlardır. Bu inanış ve davranış biçimi insanlığın yabancı olduğu bir konu olmamakla beraber, Hz. İbrahim (a.s) ile daha bir önem kazanmıştır. Oğlu ile denendikten sonra (Saffat 37/102-109) “Doğrusu bu açık bir deneme idi. Ona fidye olarak büyük bir kurbanlık verdik.”(Saffat 37/107-108)

Ayrıca İbrahim (a.s)’dan beri Kabe ve etrafında icra edilen hanif dininde İsmail (a.s)’la devam eden hacc ve kurban olayı Mekke ve çevresinin hep görüp icra ettiği bir olaydı. Ancak zaman içinde hedefler saptırılmış, Allah bilinmesine rağmen kurbanlar putları adına kesilerek kanları Kabe’nin duvarına sürülmeye başlanmıştır. İslam’ın ilk günlerinde gelen Kevser suresinde bu olaya işaret eden bir ifadenin yer aldığını görüyoruz.

“(Ey Muhammed!) biz sana Kevser’i verdik, o halde Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. Senin şanın yücedir. Sonu kesik/ epter olan sana ebter diyenin kendisidir.”(Kevser 108/1-3)

Burada ki kurban kesme olayının Peygamber (a.s)’ın hayatında özellikle Mekke’de nasıl gerçekleştiği konusunda herhangi bir malumat olmamakla beraber, kesilen kurbanların ancak Allah adına kesilmesi gerektiğini vurgulayan “Rabbin için namaz kıl ve -Rabbin için- kurban kes” ifadesini görüyoruz. Burada şu açıklamayı gerekli görüyoruz: Putlara ibadet edenlerin aksine sen “Rabbin için namaz kıl” denildiği gibi, putları adına kurban kesenlerin aksine “Lirabbike venhar-  yine sen Rabbin için kurban kes” demektir. (Burada Nahr kelimesinin, “zebeha” anlamında kullanılmış olduğunu düşünüyoruz. Çünkü “nahara” devenin göksünde nefes borusunun göründüğü yere denmektedir ki deve göksünden kesildiği için deve için NAHARA, diğer hayvanlar için ZEBEHA ifadesi kullanılmaktadır.)

Mekke döneminin sonu, Medine döneminin başlarında geldiği kabul edilen Hacc suresinin özellikle 34 ve 38. ayetlerinde yapılan vurgu, kurbanın umumiliğine, infaka, takvaya ve müslümanların Allah tarafından savunulacağınadır.

“Her ümmet için kurban kesmeyi bir ibadet kıldık ki, kendilerine rızık olarak verdiğimiz hayvanları keserken Allah’ın ismini ansınlar diye. Sizin ilahınız tek bir ilahdır. Öyleyse bütün varlığınızla kendinizi ona teslim edin.”(Hac 22/34)

Bu ayetlerin ardından H. 3. yıl Kaynuka Yahudilerinin sürgün edilmesinden sonra kurban kesilmesine dair şöyle bir rivayetten bahsedildiğini görüyoruz.

Samduhi İbni Şebbe’den naklen: “İlk defa kurban bayramında koyun kurban edilmesi Beni Kaynuka ile girişilen savaştan sonra gerçekleştirildi” demektedir. (İslam Pey., M. Hamidullah c. 2. 5. 1131)

Bu savaş, Bedir ile Uhud savaşı arasında yapılmıştır. (M. 624-625) Ramazan orucu da Hicret’in ikinci yılında farz kılınmasına rağmen bu günlerde Peygamberimiz’in Bedir’den dönüp dönmediği bilinmediği için, her iki bayramın kutlama tarihinin de H. 3. yıla rastlamış olması daha muhtemeldir.

Peygamberimiz, Hicret’ten sonra Medine’de cahiliye’den kalma bayramlar olarak kutlanan “Mihrican ve Nevruz bayramlarını” kaldırarak yerine İslami olan bu iki bayramı (Ramazan ve Kurban bayramlarını) Allah’ın bir lütfu olarak sunmuştur.

Ancak kurban bayramını kutlarken Hz. Muhammed (a.s)’ın kurban kesip kesmediğine baktığımızda şu rivayetleri görüyoruz:

Bera İbn-i Azid (r.a)’dan; “Resulullah (a.s)’dan kurban bayramı hutbesinde şunları söylediğini işittim: “Bu günümüzde bizim için ilk yapılacak şey namaz kılmaktır. Ondan sonra evlerimize dönüp kurban kesmek olacaktır. Her kim böyle yaparsa, sünnetimize uygun iş yapmış olur.”(Tecrid c. 35, 162)

Yine aynı şahıstan bir başka hadis de şöyle: “Resulullah (a.s) bize kurban bayramı günü hutbesinde şöyle buyurdu: Her kim bizim bu namazımızı kılıp ondan sonra keseceğimiz kurbanı keserse, kurban sünnetimize uygun iş yapmış olur. Her kim de namazdan önce kurban keserse kurban ecrini alamaz.”(Tecrid c. 3, s. 164).

“Kim kurban kesmeye mali kudreti müsait olur da kurban kesmezse o kimse sakın bizim musallamıza /Bayram namazı kılınan yere yaklaşmasın.”İbn-i Mace’nin Ebu Hureyre’den naklen aldığı bu hadis aynı zamanda Ebu Hanife ve mezhebinde vücub delili gösterilerek kurban ibadetinin vacip olduğu kanaatine varılmıştır.”(Tecrid, c. 12, s. 33)

Konunun başka bir boyutuna ışık tutan şöyle bir hadis daha nakledilmiştir.

İbn-i Ömer (r.a)’dan; “Hz. Muhammed (a.s) kurban edilecek hayvanı musallada boğazlardı”.

Musalla, Asr-ı Saadet’te bayram namazlarının kılındığı peygamber mescidinden yaklaşık bin arşın uzakta bulunan geniş bir boşluktur. Bayram namazları burada kılınıyor, kadın, erkek ve çocukların iştirakiyle. Herkes burada toplanarak tekbir ve telbiyede bulunuyorlardı. İşte kurban da bunların bulunduğu bu mekanda kesilerek Allah’ın şeairi (işaretleri) olan bu fiiller bütün bir şehir halkına en açık ifadesiyle tebliğ ediliyordu.

Medine’nin ilk günlerinde ve Mekke’nin son günlerinde geldiği belirtilen Hacc suresinin 34. ayetiyle “Her ümmet için bir ibadet kılınan kurban kesme konusunun hayat sahnesinde icra edildiğini görüyoruz. Özellikle surenin 34. ayetiyle umumu ilgilendiren kurban kesme işi bu musallada ki aleni uygulama ile herkese gösterilmiş oluyordu.

Aynı zamanda bu uygulamalardan şunu da anlamamız mümkündür ; “Kurban” müslümanların hayatına haccın farz kılınmasıyla girmiyor. Adem (a.s)’ın çocuklarından beri var olan kurban kesme olayı, İslami anlamda Medine’nin ilk günlerinden itibaren bayramlarla birlikte icra edilmeye başlanıyor. (M. Hamidullah İslam Pey., c.2) Bu nedenle kurban müslümanların sadece hacc ibadetiyle yaptıkları ve haccın farz olmasıyla başlayan bir ibadet değildir. Çünkü haccın farz kılınması H. 9. yılda olmuştur. (Bakara 2/158, 196-198) (Hacda kesilmesi gereken kurbanlar ile ilgili ayetler şunlardır: Bakara 2/196, Hac 22/27-28,33, Fetih 48/25, Maide 5/2,97. Genel ilgilendiren kurbanla ilgili ayetler ise yukarıda da zikredildiği gibi şunlardır: Kevser 108/2, Hac 22/34,36,37,38.)

 

Fakat kurban H. 3. yıldan itibaren Medine’de icra edilmeye başlanmıştır. Zikredilen Ayetler,hadis ve hadiseler bunu göstermektedir.

Kimlerin bu ibadeti yerine getireceği konusuna gelince: İslam’ın bütün emir ve isteklerinde kulun vus’atına göre sorumluluk verilmesinin ilahi adaletin gereği olduğu açıkça beyan edilmektedir:

“Allah kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükler, kazandığı iyilik lehine, ettiği kötülük de aleyhinedir.

“Rabbimiz! Eğer unutacak ve yanılacak olursak bizi sorumlu tutma. Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize ağır yük yükleme. Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmeyeceği şeyi taşıtma. Bizi affet, bizi bağışla, bize acı. Sen bizim mevlamızsın, kafirlere karşı bize yardım et.”(Bakara 2/286) buyruğunda olduğu gibi.

Bu ibadeti yapabilmek için önce kurban almaya muktedir olacak mali imkana sahip olmak gerekmektedir. Bir ibadeti yapabilmek için Sadece istemek yetmiyor. İstenilen şeyi gerçekleştirecek güce ve imkana sahip olmak da  gerekiyor. Bu durum Hacc için de aynıdır, “yoluna gücü yeten” ifadesi kullanılıyor. Güç yetiremeyenin sorumluluğu da söz konusu değildir. Bu nedenle Peygamberimiz “Mali imkanı yerinde olduğu halde kurban kesmeyen bizim musallamıza gelmesin” ifadesini kullanıyor. Sözün maksadı gayet açıktır.

Mezheplerin görüşleri:

Bu konuyu tüm mezheplerin / fıkhi ekollerin kurban konusundaki görüşleri şöyledir.

Sa’id İbn-i Müseyyeb, Ata İbn-i Rebah, Alkame, Esved ve İmam Şafii sünnet olduğunu söylüyorlar.

Medine’nin imamı İmam Malik ise zengin olan kimse kurban kesmeyi bırakmamalı. Özürsüz bırakırsa fenalık edilmiş olur.

İbrahim En-Nehai: “Kurban zengin şehir halkına vaciptir.”

Ebu Hanife ve mezhebinin müctehidlerine göre de kurban, hür, mukim ve zengin olan kimseye vaciptir. (Tecrit c. 12, s. 33)

Mezhepler arası farklılığın kaynağına indiğimizde, bunların şu iki hadise dayandıklarını görüyoruz:

“Her kim Zilhicce hilalini görüp de kurban kesmek dilerse kurbanın tüy ve tırnaklarından bir şeye dokunup ayıplamasın, bunları muhafaza etsin.”

Bu hadiste geçen “kurban kesmek dilerse…” sözündeki ifadeyi muhayyerlik anlamında alarak ”sünnet veya mendub hükmünü çıkarmışlardır…”

Bizce bu sözün anlamı kurban kesip kesmemekteki muhayyerlikten ziyade, kurban edilecek hayvanın seçiminde ki muhayyerliği anlatıyor. Kurban edeceğiniz hayvanı belirledikten sonra, Zilhicce’nin hilali ile bayram arasında on günlük zaman kaldığından bu zaman içinde belirlenen hayvanın tüy ve tırnaklarına dokunulmamasını istiyor. Söz böyle anlamaya daha müsait olarak gözüküyor.

İkinci hadis ise İbn-i Mace’nin Ebu Hureyre’den naklettiği şu hadistir:

“Kim ki kurban kesmek için mali kudreti müsait olur da kurban kesmez ise, o kimse sakın bizim musallamıza yaklaşmasın.”

Bu hadisin ifadesinden “Peygamberimiz nafile bir ibadeti yapmayan kimse için böyle bir ifade kullanmaz. Ancak vücub ifade eden bir ibadeti terk edene bu ifade kullanılacağından, “kurban kesmek vaciptir” hükmüne varmışlardır. (Tecrid c. 12, kitabü’l-edahi)

Ancak biz konuya genel sünnet anlayışımızın çerçevesinden bakmak istiyoruz. İnanıyoruz ki Allah’ın Resulü’ne arkadaşlık eden o değerli insanlar da olayları böyle görüyorlardı. Herhangi bir konuda Resulullah’ın yaptığı bir ameli görünce, onlar da Peygamberin yaptığını vus’atları ölçüsünde yapmaya çalışıyorlardı. Onlar bunu sünnet (yol) edinmişlerdi. Bundan emin idiler. Bizde eminiz ki Kur’an’ı sünnet edinenden daha güzel örnek olamaz. O Allah’ı razı etmenin yoludur. O ne yapmışsa Allah adına yapmıştır. Çünkü Allah öyle buyuruyor:

“De ki, namazım, kurbanım (ibadetlerim), hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir. Onun hiç ortağı yoktur. Böyle emrolundum ve ben müslümanların ilkiyim.

De ki, Allah her şeyin Rabbi iken ondan başka Rab mı arayayım? Herkesin kazandığı kendisinedir. Kimse başkasının yükünü taşımaz. Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir. Ayrılığa düştüğünüz şeyleri size bildirecektir.”(Enam 6/162-164)

Peygamber efendimiz de “Ben kendiliğimden bir şey yapmam, şayet iki şey arasında muhayyer bırakılsam günah olmadığı sürece kolay olanını tercih ederim” buyuruyor.

Kurban kesmesi istenmeseydi böyle bir şey yapmazdı. O’nun sünneti Kur’an’da istenileni yaparak Allah’ı razı etmenin yolunu göstermektir. Burada ki kastedilen sünnet, Peygamberin Kur’an’dan anladıklarını hayata geçirmedeki takip ettiği yoldur ve bunun terk edilmesi mümkün değildir. Bu sünnet, vakitlerden önce ve sonra kıldığı nafile anlamında bir sünnet değildir. Kur’an’ı hayata geçirmek için takip ettiği yol anlamındaki sünnettir ki hiç ayrılmadığı, inkıtaa uğratmadığı bir sünnettir. Bu yoldan Allah’ın razı olduğunu biliyoruz. Sonu belli olmayan hal ve yoldan Allah’a sığınırız. Çünkü bütün işlerin sonucu Allah’a dönecektir.

Sosyal ve ekonomik boyutuyla öne çıkan ibadetlerin, son yıllarda medyada dile düşürülüp saptırılmasına gelince, bunu uzun soluklu yapılmış bir projenin sonucu olarak görüyoruz.

Her ilah, kulları üzerindeki hükümranlığını, hayatta icra edilecek bir takım kurallar, kavramlar ve anlayışlarla temin eder. Bunu belli zaman ve mekanlarda icra edilen teamüller, merasimler, şölenler ve de ibadetlerle yapar. Bunun sonucu olarak, yemede, içmede, giyinmede, alışverişte, savaş ve barışta, aile ve toplum hayatında çeşitli yaptırımlar ve ilkeler koyarak, ödül ve cezalarla devamlılığını sağlar. İşte bunların bütünü o İlah’ın veya o dinin Şeairi / işaret taşlarıdır. Bu hak için de böyle batıl için de böyledir. Bu nedenle Allah:

“De ki, bana sizin ilahınızın tek bir ilah olduğu (eşi, benzeri ve dengi olmadığı) vahyolundu. Artık müslüman olacak mısınız?”(Enbiya 21/108)

Yerde ve gökte kendisinden başka ilah olmadığını söyleyen Allah da (Enbiya 21/122) hükümranlığının gereği bir takım işaretler koymuştur. O’nu tanıyan kullar için bu cümleden olarak “Safa ile Merve Allah’ın şeairindendir.”(Bakara 2/158) “İşte kurbanlık deve, sığır ve davarları Allah’ın size olan şeairinden (işaretlerinden) kıldık…”(Hac 22/36)

“Bu hayvanların etleri ve kanları Allah’a ulaşmaz. Allah’a ulaşacak olan sadece sizin takvanızdır (hangi duygu ve düşünce ile onları boğazladığınızdır). Size doğru yolu gösterdiğinden, Allah’ı yüceltmeniz için onları sizin emrinize amade kıldı. Ey Muhammed! İyilik yapanları müjdele.”(Hac 22/37)

Bu böyledir. Kişinin Allah’ın işaretlerine hürmet göstermesi kalplerin takvasındandır. Bu manada Safa ve Merve Allah’ın işareti, Kabe Allah’ın işareti, hacc Allah’ın işareti, namaz Allah’ın işareti, kurban Allah’ın işareti, oruç Allah’ın işareti, bayramlar Allah’ın işareti kısaca Allah adına yapılan her iş Allah’ın işaretidir. Bunlar Allah adına yapıldıkça “bu izler, işaretler” İslam’ın adresini göstermeye devam edecek, zulmeti boğan kandillerin ışıkları sönmeyecektir.

Hal böyle olunca Allah’ı kozmik bir aleme mahkum eden bir anlayışın bunca işaret görmeye tahammülü olabilir mi? Adres gösteren tüm işaretleri sudan bahanelerle ekranlara taşıyarak ileri geri konuşup hürmetinin bitirilmesini istiyorlar. “Rencide olmaz mı dide’i huffaş Ziyadan?” Elbette olacaktır. İşte işin aslı budur.

Kureyş’in müşrikleri putları adına kurban keserek, şölenler şenlikler düzenliyorlardı. Mallarını üçe ayırıyorlar ve birini kendilerine, birini Allah’a, birini de putlara tahsis ettikten sonra Allah’ın mala ihtiyacı yoktur diye Allah’a ayırdıklarını da putlarınınkine katıyorlardı. Ama asla putların hissesini Allah’ınkine katmıyorlardı. Fakat o da onları kurtarmaya yetmedi.

Gösterilen medyatik gayretler, hayvan sevgisi nameleri, kurbanı sadakaya tahvil oyunları, medyatik zevatın adres gösterme gayretleri Allah’ın işaretlerini silmeye kadir olamayacaktır. Çünkü “Kafirler istemese de Allah nurunu tamamlamaya muktedirdir.”

İslam’da her ibadetin kendine has hikmetleri vardır. Biz bunların bir kısmına vakıf olabiliriz ama Allah onunla vakıf olamadığımız nice hikmetler murat etmiştir. Bu nedenle ibadetlerde aynilik esastır. Zekatı oruca, haccı namaza veya sadakaya tahvil edemediğimiz gibi, kurbanı da sadakaya çeviremeyiz. Onunla Rabbimiz’in neler murat ettiğini bizler bilemeyiz. Son yıllarda bunlar üzerinde köşe kapmaca oynandığı, menfaatleri için özel fetvalar çıkarıldığı, bu sayede birilerinin bir yıllık et ihtiyacı temin edildiği gözlerden kaçmasa gerek. Dünyevileşen insanlarımızın bayramlarda da kapısını çekip tatil köylerinin yolunu tutması, kurban kesmeyi zahmetli görüp paraya tahvil etmesi, tasvip edilebilir bir durum değildir. Sadaka sadaka, kurban da kurbandır. Bu dinin sahibi inanandan ikisini de yerli yerince istemektedir.

Hz. Ömer’e hediye edilen bir deve çok asil bir hayvan olduğu için, onu satıp onun parasına başka hayvanlar alarak kesmek istediğini Peygamberimize sorar. Peygamberimiz “Satma ya Ömer, o deveyi bütün asaletiyle Allah’a kurban et” buyurur. Zamanımızda kurban kesmek hala birilerine verilen değerin göstergesi olarak kabul edilmiyor mu? Verilen kıymete göre koç kurban edilirse başka, boğa kurban edilirse başka, deve kurban edilirse daha da başka bir anlam kazanıyor. Bunların sayılarının çokluğu da adına kurban edilenin şahsına ayrı bir değer kazandırıyor.

Allah, şanı yüceltilmeye en layık olandır. O’nun adına oğlunu kurban etmeyi göze alan İbrahimler olmak, O’nun için kurban edilen İsmailler olmak, O’nun dinini yüceltmek için cehd eden mücahitler, O’nu birleyen muvahhidler olmak inananlar için ne büyük bir şereftir. Değil malını Allah için, canını vermek onlar için asla zor gelmez. Bunu ancak gerçekten iman edenler bilir. İnananların bu konudaki fedakarlığını dostları da, düşmanları da bilirler…

“Namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir” diyerek İbrahimi bir teslimiyet ile Allah’a teslim olup kurbanlarını kesen Müminlere selam olsun diyor, daha nice kurbanlara ve bayramlara erişmek temennilerimizle sizleri Allah’a emanet ediyoruz.

 

 

Hakkında HÜSEYİN BÜLBÜL

HÜSEYİN BÜLBÜL

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayınlanmadıGerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir *

*