Anasayfa » HABERLER » ALLAH’IN RASÜLLLERİ İSLAM İÇİN YAŞADIĞI TOPRAKLARI TERK ETTİ. BU MİLLET’TE VATAN İÇİN İSLAMI TERK ETTİ’

ALLAH’IN RASÜLLLERİ İSLAM İÇİN YAŞADIĞI TOPRAKLARI TERK ETTİ. BU MİLLET’TE VATAN İÇİN İSLAMI TERK ETTİ’

İslam adına yola çıktıklarını söyleyenler, ya da İslam’ın mensubu olduğunu iddia edenler, eğer İslam dışı herhangi bir düzenle uyum içinde yaşıyorlarsa, o halde Allah’ın kendisinden razı olma özelliğini kaybetmiş bir dini yaşıyorlar demektir. Ki böylesi bir din, mensuplarını her iki dünyada da izzetli kılmayacaktır. Zira her iki dünyanın da sahibi olan Allah bundan razı değildir

Rahman ve Rahim Olan Allah’ın adıyla…..

Mekke yönetiminin  “Muhammed’ül- Emin”  diyecek kadar çok güvenip sevdikleri Peygamberi önce susturmaya, sonra öldürmeye çalışmalarının ve en sonunda da Mekke’den çıkarmalarının nedeni aşağıdakilerden hangisidir?

  1. Tüm uyarılara rağmen namaz kılmakta ısrar etmesi.
  2. Kuran Kursu açıp hafız yetiştirmesi.
  3. Farzların yanı sıra nafile ibadetlere de özen gösterip halkı bunlara teşvik etmesi.
  4. Giyim kuşamından sakal ve sarığından asla taviz vermemesi .
  5. Hiçbiri.

Elbette hiç biri!

Eğer Peygamberin getirdiği dava bu ve benzeri taleplerle sınırlı olsaydı Mekke şirk devletinin Peygamberi kovmak bir yana, onu başına taç etmeye hazır olduğunu elin gavuru bile biliyor.

Tabiatı gereği İslam Allah’tan gelen kendine özgü bir düzen oluşu sebebiyle başka bir düzenle birlikte geçinmeye müsait değildir. Başka bir dünya görüşünün ilkelerine de muhtaç değildir. Bundan dolayı yaşayabilmek için kendisine ait herhangi bir ilkeden taviz verme acziyeti içinde de değildir.

İslam adına yola çıktıklarını söyleyenler, ya da İslam’ın mensubu olduğunu iddia edenler, eğer İslam dışı herhangi bir düzenle uyum içinde yaşıyorlarsa, o halde Allah’ın kendisinden razı olma özelliğini kaybetmiş bir dini yaşıyorlar demektir. Ki böylesi bir din, mensuplarını her iki dünyada da izzetli kılmayacaktır. Zira her iki dünyanın da sahibi olan Allah bundan razı değildir!

Özellikle ülkemizde İslam adına faaliyet gösteren, İslam’ı temsil ettiğini iddia eden nice büyük şahsiyetler ve bunlara bağlı büyük kalabalıklar dünden bugüne hep var olmuş ve hep mevcut düzenle uyum içinde olmaya çaba göstermişlerdir.

İslami hassasiyetler taşıyarak siyaset sahnesine çıkan nice politikacı da aynı İslam dışı düzen ile uyumlu bir süreç geçirmiş, hesaba çekilecekleri kitaba uymaktansa, Kitabı mevcut hallerine uydurma yolunu benimsemişlerdir.

Siyasilerin bu yoldaki en büyük yardımcıları hiç şüphesiz halkın rağbet ettiği, din büyüğü olarak gördüğü önderler ve bilginlerdir. Bir dergahta şeyh, ya da bir üniversitede profesör olup, bazı farklılıklar içinde olsalar da sisteme hizmet etme konusunda aynı çizgide yürüme kabiliyetine sahip bu fikir çetesi, insanları mevcut düzene itaat ettirmede silahlı ordulardan daha üstün başarılar elde etme ünvanına da sahiptir.

Bu fikirsel sapmanın meyvelerini kendilerine destek veren siyasilerle birlikte yiyen inanç önderleri insanları ‘bireysel dindarlığa’ ikna edip dinin kamu düzenine yönelik taleplerini dillendirmekten özenle uzak durmaktadır.

Şimdi eğri otursak ta doğru söyleyelim ki hiçbir fikri mücadele içinde bulunduğu mevcut düzene ve halka rağmen yaşama şansı bulamaz. Çünkü her sistem kendini başka fikirlere karşı koruma altına aldığı sürece güvende olacağını bilir. İçinde bulunduğumuz düzen ise İslam’ı  bir devlet sistemi olarak görmediği/göstermediği için İslam’a karşı kendini güvende hissetmekte hatta İslam’a ait bir takım amelleri de  bizzat organize ve finanse etmektedir. Bu sayede ‘müslümanım’ diyen halkın kendine bağlılığını mevcut gidişattan memnuniyetini de sağlamaktadır.

Eğer halkın ve onlara önderlik  eden şahsiyetlerin örnek aldıklarını söyledikleri Peygamber (sav) gibi net  bir duruşu olsaydı o takdirde düzene rağmen bir varoluş sergileyecekler  mevcut düzen de kendilerine müsamaha göstermeyecek  ve hak ile batılın safları ayrılmaya başlayacaktı.

Allah’ın bu mücadeledeki sünneti gereği bir barışma ve uyuşma değil net bir ayrışma yaşanacaktı.

Ama şimdi Müslüman kimliği taşıyan siyasiler ve din adamları üstelik İslam’ın ve müslümanların maslahatını gözettiklerini söyleyerek laik demokratik  düzenin taleplerine uygun adımlar atmayı benimsemiş ve söz konusu ayrışmanın gerçeklemesini hayal dünyasına hapsetmişlerdir.

Oysa bu tür -itikadi taviz-  talepleri  önderimiz ve örneğimiz olan Resullullah’a da  yapılmıştı. Kendisini  ve iman edenleri yurdundan çıkartacak mücadele o günlerde rengini belli ederken Rabbimiz de Peygamberimize ve onu örnek alacak herkese  razı olacağı ve olmayacağı tavrın rengini aynen şöyle belli etmişti;

Onlar neredeyse, sana vahyettiğimizden başkasını bize karşı düzüp uydurman için seni fitneye düşüreceklerdi; o zaman seni dost edineceklerdi.

Eğer biz seni sağlamlaştırmasaydık, andolsun, onlara az bir şey (de olsa) eğilim gösterecektin.

Bu durumda, biz sana, hayatında kat kat, ölümün de kat kat (acısını) tattırırdık; sonra bize karşı bir yardımcı bulamazdın.

 Neredeyse seni (bu) yerden (yurdundan) çıkarmak için tedirgin edeceklerdi; bu durumda kendileri de senden sonra az bir süreden başka kalamazlar.

 (Bu,) Senden önce gönderdiğimiz resullerimizin sünnetidir. Sünnetimizde bir değişiklik bulamazsın. (17/İsra, 73-77)

Evet  Rabbimizin sünneti geçerliliğini korumaktadır.

Miting  meydanlarında  İslam kimliği ile dolaşıp ‘ayetli’  ‘hadisli’  nutuk atanlar  ne yapıp edip İslam dışı düzenin dostluğunu ve güvenini kazanmış ve sonunda sistem kendisini işletme görevini  bunlara vermiştir.  Ayetin de ifade ettiği gibi onları dost edinmiştir.

Bu sayede İslam dışı olduğunu defalarca söylediğimiz mevcut laik demokratik düzen içerisinde düzene rağmen değil, düzenle uyumlu olarak yaşayan bir garip İslam anlayışı yaygın halde yaşanır ve kabul görür olmuştur.

Laik sistemimiz “Müslümanız” diyenler eliyle yönetilmeye başlandığından bu yana bu bozuk anlayış daha da sağlamlaşıp daha çok taraftar bulma şansını elde etmiştir. Elbette bu sayısal artışı garipsemiyoruz. Çünkü bozuk bir İnanç sistemi bozuk zihniyetler yetiştirecek ve kendisine olan desteği  sürekli hale getirmeye çalışacaktır.

Azıcık akıl ve insaf sahibi olan dahi bilir ki Hak ile Batıl bir arada bulunabilen cinsten şeyler değildir. Oysa Biz İslam olmayışı sebebiyle batıl olan bir düzenin içinde yaşıyoruz. Lakin Halkın çoğunluğunun düzenin batıl oluşu ile ilgili bir sorunu yok!

Sözün özüne gelecek olursak gayri islami bir düzende Peygamber olan Muhammed(sav)  ve beraberindeki müminler kısa süre içinde düzenin egemen güçleri tarafından vatanından uzaklaşmak zorunda bırakılmışken, nasıl oluyor da onun yolundan gittiğini söyleyen nice ilahiyatçı,  aydın, profesör, cemaat, ve tarikat önderi ve beraberindekiler  dini işine karıştırmayan devletin  yüksek teveccühünü  kazanabilmiştir?

Bir tarafta dini için vatanını bile terk eden peygamber bir tarafta bırakın vatanını terk etmeyi koltuğunu bile terk edemeyen önderler…

Sistem bu kimselere mikrofon uzatıp yıllarca konuşturmuş, ülke içinde rahat ve konforlu bir yaşamı kendilerine sunmuş,  bırakın sınır dışı etmeyi sınır ötesinde bile kendilerine kol kanat germiştir.

Peygamberin sünnetini ihya ediyoruz diye küçük ayrıntılara bile büyük bir özen gösterenler, her nedense Peygamberin olmazsa olmaz sünneti olan Kuran merkezli siyasal tavrını ve bu ilkeli tavrın gereği olan sistem dışı duruşunu gözlerden kaçırma çabasında olmuşlardır.  Düzenle anlaşıp gemilerini yürütme derdinde olan bu maneviyat kaptanları bu sayede nice insanı Kuran Kurslarında eğitmenin onlara fıkhi ve ilmi bilgiler  vermenin sevinciyle mutlu olup büyük işlere imza attıklarını düşünmektedir.

Bu zihniyete ve bu zihniyetin desteklediği siyasi  bilince göre,  namaz kılmalarına engel olunmuyorsa, başörtüsüne, sakala, sarığa karışılmıyorsa hacca gidilip kurban kesilebiliyorsa, mesele bitmiştir.

Ya gerisi?

Gerisi de yavaş yavaş inşallah… (diyorlar)

Oysa bunlar dinin bütünü değil bütüne ait parçalardır. Ve tüm parçaları üzerinde taşıyan ve anlamlı kılan zemin Tevhid zeminidir. Şirke ve Şirk düzenine eyvallah edenin ise  zemini altından kayıp gitmiştir. Üzerine inşa ettiklerinin başlarına yıkılması da kaçınılmaz olacaktır.

Dini bir bütün olarak algılamaktan yoksun olan günümüz insanına ve onları uyutup uyuşturan önderlerine kurslarda okuyup okuttukları Kuran’dan bir ayet hatırlatarak devam edelim.

De ki: Ey Ehl-i Kitab! Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size indirilen (Kur’an’)ı dosdoğru tatbik etmedikçe dinden hiç bir şey üzerinde değilsiniz (boşluktasınız). Andolsun ki, Rabbinden sana indirilen, onlardan çoğunun azgınlık ve küfrünü artıracaktır. Öyleyse o inkârcılar toplumu için üzülme!( 5/Maide- 68)

Bu ilahi ifadenin netliği karşısında bir şeyin tamamı elde edilemiyorsa, elde edilen bölümü de terk edilmez ifadesinin bulanıklığına dalanlar da olacaktır. Ne yapalım, her balık sevdiği suda yüzer…

Kendilerini ikna edip,  razı oldukları bu görüşle  adeta Allah’ı da razı etmeyi düşünenler  aslında Allah’a şunu söylemektedirler:

“Ey Rabbimiz, düzen fena bozuk,  insanlık artık senin bildiğin o eski insanlık değil! Böyle bir zaman da İslam’ın iktidar olması bir yana insanın namaz kılması bile büyük olay!  Evet senin kanunlarını tatbik edecek bir yüceliğe eremedik ama en azından başımıza seni seven sayan birilerini getirmek için ne mücadeleler verdik…  Faizi yasaklayamadık ama  kaç kere bağırdık şu merkez bankasına faizleri  düşürün diye…  düşürmediler ama Müslümanlara bayram kredisi kullandırdılar haklarını da yememek lazım. Hatta bu konuda o kadar duyarlı davrandılar ki sonunda bu iş  -Geleneksel Bayram Kredisi- haline geldi. Şu bizim Kuran kurslarında okuyan çocuklar da olmasa senin kitabını okuyacak adam kalmayacaktı neredeyse. Öte yandan şu kefereler çok güçlü ve zengin, şimdi bunların karşısına iman ettik diye çıksak bile maazallah ekonomik açıdan büyük sıkıntıya gireriz. Bu kadar insanı sefalete sürüklemeye ne lüzum var. Umarız her istediğini yapamadık  diye yaptıklarımızı da yok saymazsın malum fıkıh kuralı var. Hem sen de biliyorsun(!) ne yaptıysak senin için yaptık….”

Oysa nelere gücümüzün yetip yetmediğini bilen Rabbimiz bizlerden sadece ve sadece doğru adımları atmamızı ve doğrularla beraber olmamızı istemekte  ve bizi sonuçlardan sorumlu tutmamaktadır. Doğru yolda dosdoğru durduğumuzda da bize kesin zafer vadetmektedir.Buna rağmen yanlış yollarda yanlış mücadeleler vererek  sonuç elde etmeye çalışanlar  beşeri bir metodun uygulayıcısı olup ciddi bir sorumluluğun da altına girmektedir.

Adımlarını laik demokratik düzene uydurmaya başlayanlar önce İslam’ın devlet talebi yoktur hezeyanına kapıldılar. Gerisi çorap söküğü gibi geldi.

Ve sonunda faizli sistemi hayatın bir gerçeği olarak gören bununla birlikte Allah’ı da düşük faize razı etmeye çalışan bir anlayış herkese sevimli görünür oldu.

Her ne kadar böyle yapmalarının nedenini ekonomik ve politik sebeplere bağlasalar da işin aslı dünyevi korku ve kaygıların Allah korkusunun önüne geçmesidir. Her şeyi bir kenara bırakıp La ilahe illallah demenin gereğini yapalım deseniz şimdi zamanı değil diyecek binlerce alimimiz ve siyasi liderimiz var.

       Zamansız işlere(!) imza atan tüm peygamberlere ve takipçilerine selam olsun!

Yukarıda yazdıklarımızla ve günümüz insanıyla hiç alakası olmayan(!) siyak ve sibakına bakılmayıp cımbızla çekilen(!) bir  ayet son sözümüz olsun…

Dediler ki: ‘Eğer seninle birlikte hidayete uyacak olursak, yerimizden (yurdumuzdan ve konumumuzdan) çekilip-kopartılırız.’ Oysa biz onları, kendi katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürününün aktarılıp toplandığı, güvenli bir harem’de yerleşik kılmadık mı? Fakat onların çoğu bilmiyorlar.(28/Kasas-57)

Hakkında SİNAN ULU

SİNAN ULU

8 Yorumlar

  1. Sinan Ulu Kardeşim, O kadar açık net ve anlaşılır bir dil ile yazmışsınız ki, kendi iç sesimi duyar gibi oldum.
    Yıllardır bu tarz sadece eleştiri yapan ve bir çözüm öneremeyen bendeniz ve benzerlerimiz hep bu iç sesimizle yaşıyor olduk. Gün geldi önümüze fırsat geldi sistemin çarkları arasında bir dişlinin arasında görev verdiler ve o dişlileri yağlamaya, parlatmaya başladık. Bir kaç dişli sorumlusunu ayartıp dişlileri kıralım dediğimizde hızı artırdılar ve paramparça olduk.
    Ne yapacağız Sinan kardeş, Bu günkü dünyada ne yapacağız.
    Esnafı, işçisi, öğretmeni, akademisyeni, ev kadını çalışanı çalışmayanı ne yapacak.
    Müslüman olarak İslam adına neye başlandı ise suyunu çıkarttık yozlaştırdık. Nerede hata yaptık.
    Kitaba, kurana, sünnete sarılmadık da ondan oldu demeyin, Ölümüzü nasıl gömelim, düğünümüzü nasıl edelim, çocuğumuzu nasıl eğitelim, dünya ile yarışmaktan vazgeçelim, teknoloji ile uğraşmayalım, ne yapalım Sinan Kardeşim.
    Yoksa bu eleştirilerin daha net ve berrak olanını bu gün önemli makamlarda sistemin makine dairesi müdürlerinden çok dinledik.
    Saygılarla.

    • SİNAN ULU

      Selamun Aleyküm;
      Öncelikle cevap vermekte geciktiğim özür diler bu konuda anlayışınızı rica ederim.
      İç sesimizin benzer olması, içimizdekilerin benzer olmasındandır. Ne yapacağız sorusunun cevabını yazı içinde vermiştim; “Rabbimiz bizlerden sadece ve sadece doğru adımları atmamızı ve doğrularla beraber olmamızı istemekte ve bizi sonuçlardan sorumlu tutmamaktadır”
      Allah bizi böyle bir zamanda yaratıp ta ne yapacağımızı bilmez halde bırakmamıştır. Doğru yolda dosdoğru durduğumuzda daha doğrusu yürüdüğümüzde O’nu razı etmiş olacağız. Bu anlayış dünya ile ilişki kesmek anlamına gelmez. Dünya ile ilişkimizi Allah’ın rızasına göre şekillendirmek anlamına gelir.
      Eleştiri olsun diye yazmaktan Allah’a sığınırız. Biz bir şahitlik yapıyoruz. Bizden önceki şahitler geldi geçti. Tabiri caize şu an dünya üzerinden bizler geçiyoruz. Geçerken yazdıklarımız yaptıklarımız söylediklerimizle şahitlik yapıyoruz. yaptığımız şahitlik toplumun gidişatını değiştirmedi diye bunu kuru bir eleştiri olarak değerlendirmemeliyiz. Kuran’da Hakkı söyleyen Hakka davet eden nice peygamberler ve müminler görmekteyiz ki ne yapsalar ne deseler genel gidişatı değiştirememişler. Ama akıbetlerini değiştirmişlerdir. Demek istediğimizi Kerim olan Kitabımız Kuran’dan şu ayetleri tefekkür ederek değerlendirmenizi rica ederim.(Yasin/14,26)
      14- Hani onlara iki (elçi) göndermiştik, fakat ikisini yalanlamışlardı. Biz de (iki elçiyi) bir üçüncüyle güçlendirdik; böylece dediler ki: ‘Şüphesiz biz, size gönderilmiş elçileriz.
      15- Dediler ki: ‘Siz, benzerimiz olan bir beşerden başkası değilsiniz, Rahman (olan Allah) da herhangi bir şey indirmiş değildir. Siz, yalnızca yalan söylüyorsunuz.’
      16- Dediler ki: ‘Rabbimiz, gerçekten size gönderilmiş elçiler olduğumuzu bilir.’
      17- ‘Bizim üzerimizde de (sorumluluk ve görev olarak) apaçık bir tebliğden başkası yoktur.’
      18- Dediler ki: ‘Herhalde biz, sizlerden dolayı uğursuzluğa uğradık. Eğer (bu söylediklerinize) bir son vermeyecek olursanız, andolsun, sizi taşa tutacağız ve mutlaka bizden yana size acı bir azab dokunacaktır.’
      19- Dediler ki: ‘Uğursuzluğunuz, sizinledir. Size öğüt verildi diye mi (uğursuzluğa uğradınız)? Hayır, siz ölçüyü taşıran bir kavimsiniz.’
      20- Şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak geldi: ‘Ey kavmim, elçilere uyun’ dedi.
      21- ‘Sizden ücret istemeyenlere uyun, onlar hidayet bulmuş kimselerdir.
      22- ‘Bana ne oluyor ki, beni yaratana kulluk etmeyecekmişim? Siz O’na döndürüleceksiniz.’
      23- ‘Ben, O’ndan başka ilahlar edinir miyim ki, Rahman (olan Allah), bana bir zarar dileyecek olsa, ne onların şefaati bana bir şeyle yarar sağlar, ne de onlar beni kurtarabilirler.
      24- ‘O durumda ise, gerçekten ben apaçık bir sapıklık içinde olmuş olurum.
      25- ‘Şüphesiz ben Rabbinize iman ettim; işte beni işitin.’
      26- Ona: ‘Cennete gir’ denildi. O da: ‘Keşke benim kavmim de bir bilseydi’ dedi.
      Evet o mümin cennete girdi. Diğerleri de girsin diye bir şahitlik, bir duruş ortaya koydu. Az şey gibi görünüyor ama çok büyük iş başardı. Biz de başaralım istiyoruz inşallah.

      Sistemin makine dairesi müdürlerinden neyi kastettiğinizi anlayamadım o yüzden zanna dayanarak bir şeyler yazmak istemiyorum. İnşallah açıklarsanız memnun olurum.

      Geciken cevabım için tekrar anlayışınızı umar, saygılar sunarım. İlgi ve hassasiyetiniz için de çok teşekkür ederim. Allah’a emanet olunuz.

  2. BU MİLLET’TE VATAN İÇİN İSLAMI TERK ETTİ diyorsunuz. Yazıınızın başlığını ve fikir çerçevenizi duygusal buldum.Bu millet vatan için değil her konuda İslamı terketti. O başka mevzu. Ama Vatan müslümana lazımdır. Hem müslüman gibi yaşamak isteyeceksin hem de vatanın olmayacak. Garip bir durum olur. Zaten hicretin ana sebebi Vatanın olmamasıdır. Vatan olmayınca sizin deyiminizle “Eğer Peygamberin getirdiği dava bu ve benzeri taleplerle sınırlı olsaydı Mekke şirk devletinin Peygamberi kovmak bir yana, onu başına taç etmeye hazır olduğunu elin gavuru bile biliyor” yani “Mekke şirk devleti” diyorsunuz ya, yani bir devlet var ama şirk devleti ve de zulüm yapıyor. Ne yapılmalı o zaman. Bir devlet yani bir vatan olabilmek için Hicret edilmeli. Yani Peygamberimiz vatanın şart olduğunu bildiğinden (tabi ki gelen Vahiyle) Mekke’yi terketmiştir. Çünkü gelecekteki Vatanın temeli atılmalıydı. Yani Vatan şarttır. Vatan seninse tabi ki terkedilmez. Yok senin değil ise hicret şarttır. Çünkü zulüm var.
    YANİ bu millet mal için İslamı terketmedi mi?, eş ve çocuk için terketmedi mi? liderlik(benlik) için terketmedi mi?. v.s. Bunların hepsi var. Yani “başınızda ben varım bütün dertler bitmiştir”. Konu bu. Selamlar.

    • SİNAN ULU

      Aleyküm Selam
      Evet haklısınız İslamın ilkelerinin yerine, başka ilkelerin konulmadığı ‘yer’ kalmadı. Ama sorun değil(!) “başınızda ben varım” anlayışı ve bu anlayışın destekçisi bir toplum yürüyüp gitmekte. Maalesef sizin de dediğiniz gibi artık “konu bu” … zannedilmekte.

      Saygılarımla, Allah’a emanet olunuz.

  3. Makine dairesindekiler, belediye başkanları, kilit noktalardaki bürokratlar, bu gün devletimizi yöneten insanlar.
    Bunların Dün anlattıkları, gayet radikal, çok da Kur-an’i bir dil idi. televizyonlarda seminerlerde konuşmaları ile coşturduğu insanların bu günkü halinden söz ediyoruz.
    İşte fethullah gülen ve cemaati, bunların yanlış yolda olmaları iktidarla ters düşmelerinden başka ne olabilir?
    Diğeri darbeyi yapmış olsaydı iktidar yanlış yolda olacaktı.
    Bir hırsız, bir çete reisi, bir fahişe, kendisini dünyanın en dürüst en ahlaklı insanı olarak gösterebilir, bir çok insandan daha vicdanlı olarak kendisini inandırabilir.
    Bir hırsız, soygun ganimetini eşit dağıttığı, soyduğu mekana fazla zarar vermediği, işini temiz yaptığı ile övünebilir.
    Bir ganyancı, tekel bayi, hile hurda yapmadığı, birçok dindardan daha dürüst olduğunu savuna bilir cennete talip olabilir.
    Saz ile, tef ile dönerek tanrısına zikir yapan, müntesiplerini silikonlayarak çıplak dolaştıran bir kişi cennetten en güzel yerin kendilerine ait olduğunu savunabilir.
    Bunların yanlış olduğunu anlatmanız karşılığında onların sizin yanlış yolda olduğunuzu gayette ikna edici kelimelerle anlattığını duyarsınız.
    Faiz, zina, rüşvet, çalıp çırpma, adaletsizliklere ve her türlü gayri meşru durumlara haklı kılıfları samimi olarak bulup hayat yaşayanların yanında, hangi doğruları neye göre savunacağımızı nasıl yaşayacağımızı kantarın topunu nasıl sabit tutacağımızın anlatılması gerekir.
    Müslümanların son zamanlardaki durumu ilk defa yaşanmıyor, sürekli insanlık zikzak çizerek ilerliyor.
    Fakat son 300 yıldır diğer toplumlar karşısında en rezil duruma düştüğümüzü kimse inkar edemez.
    Bu durumda, hayatımızı nasıl idame edecek, hicret konusunda nereyi tercih edeceğiz.
    Bütün sıkıntı burada.

    • SİNAN ULU

      Selamun Aleyküm,

      Nice gayri meşru işle uğraşıp ta dürüst olduğunu iddia edenleri, mevcut halini katıksız İslam gibi görenleri (vs) örnek göstererek onların da kendilerini savunduğunu ve doğru yolda olduklarını iddia ettiklerini yazmışsınız.
      Genel olarak insanlık aleminin kendilerine yapılan hak davete karşı takındıkları bu tavrı bir önceki cevabımda yazdığım ayetlerle dile getirmeye çalışmıştım. Şöyle ki;

      Dediler ki: ‘Siz, benzerimiz olan bir beşerden başkası değilsiniz, Rahman (olan Allah) da herhangi bir şey indirmiş değildir. Siz, yalnızca yalan söylüyorsunuz. (36/Yasin-15)

      Bakınız, ama batıl ama hak herkes bir din üzere yaşamakta… Ve biz ne yapsak ne söylesek te hakka tabi olmayanlarla veya olduğunu iddia edenlerle yaşayacağımız bu tür ihtilaflar bitmeyecek, sürüp gidecektir. Bu konudaki nihai hükmü verecek olan Allah’tır. Biz inandıklarımızdan emin isek onlarda emin olduklarını söylüyorsa o halde bekleyip göreceğiz. Kuran’a baktığımızda şunu görmekteyiz;

      Yahudiler dediler ki: ‘Hristiyanlar bir şey (herhangi bir temel) üzere değillerdir’; hristiyanlar da: ‘Yahudiler bir şey üzere değillerdir’ dediler. Oysa onlar, Kitabı okuyorlar. Bilmeyenler de, onların söylediklerinin benzerini söylemişlerdi. Artık Allah, kıyamet günü anlaşmazlığa düştükleri şeyde aralarında hüküm verecektir. 2/Bakara-113

      Şüphesiz, senin Rabbin, ihtilafa düştükleri şeyler konusunda kıyamet günü aralarında ‘hükmünü verip ayıracaktır’ 32/Secde-25

      ‘Allah, kıyamet günü, kendisinde ihtilafa düştüğünüz şey hakkında aranızda hükmedecektir.’22/Hac-69

      De ki: “Ey gökleri ve yeri yaratan, gaybı ve müşahede edilebileni bilen Allah’ım. Anlaşmazlığa düştükleri şeylerde, kullarının arasında sen hüküm vereceksin.” (39/Zümer-46)

      Bununla beraber Rabbimiz, kullarının hak bir temele dayandırmaksızın ortaya attığı düşünce ve iddialar karşısında onlardan delil isteyerek şöyle buyurmaktadır.

      Dediler ki: ‘Yahudi veya Hristiyan olmayan hiç kimse kesin olarak cennete giremez.’ Bu, onların kendi kuruntularıdır. De ki: ‘Eğer doğru sözlüyseniz, kesin-kanıtınızı/delilinizi getirin.(2/Bakara-111)

      Bu ayetin dışında Kuran’ın farklı yerlerinde de gördüğümüz bu ilahi yaklaşım her tür iddia sahibine karşı bize arı duru bir bakış açısı kazandırmaktadır.

      Bana göre ben doğruyum, dürüstüm, iyiyim demek hatta öyle olmak bir şey ifade etmiyor. Çünkü mesele Allah’a göre ne durumdayız meselesidir.
      Birileri varsın kendini ‘kendince’ şöyle veya böyle ilan etsin ne çıkar? Mesele Allah’ın tarif ettiği gibi olmak değil midir? Nitekim Ebu Talip bu gün ben Müslümanım diyenlerin çoğundan daha dürüst değil miydi? Ama onu dürüst, yardımsever vs. oluşu kurtarmadığı gibi “Ben Müslümanım” diyeni de böyle demesi kurtarmayacaktır.

      Bundan dolayı insanın eylem ve söylemi bir delile dayanmak zorundadır.
      Kesin kanıt/delil nedir derseniz ( ki kantarın topuzunu neye göre ayarlıycaz demenizden bunu anlıyorum) cevabımız yine Kuran’dan olacaktır:
      De ki: ‘En ‘üstün ve apaçık’ delil Allah’ındır. Eğer O dileseydi elbette tümünüzü hidayete yöneltip-iletirdi.'(6/En’am -149)

      Bizim düşünce ve davranışlarımız Allah’tan bir delile dayanıyor mu? Eğer öyleyse o kimse rahat olsun.
      Gel gelelim her iki tarafta doğru yolda olduğunu söylüyor da anlaşamıyorsa o halde yukarıdaki ayetler gereğince tüm ihtilafların giderileceği güne kadar beklenecek demektir.
      **********************************************
      Hicret konusunda “nereyi tercih edeceğiz” sorunuzdan anlıyorum ki yazımda anlatmak istediğimi yeterince ve etraflıca izah edememiş olmalıyım ki yanlış anlaşılmışım. Eğer öyle anlaşılmışsam hemen düzeltelim.

      Söz konusu yazıda anlatmak istediğimiz;

      -Peygamber İslam dışı bir sistemle uzlaşmadı ve hicret etti , dolayısıyla bu gün bizde uzlaşamadığımız bu sistemde/devlette durmayalım hicret edelim…”
      demek değildir.

      Hicret toplumsal düzende “inandığın gibi yaşayamadığın” yerden tepkisel veya keyfi bir ayrılış değil,
      inancın yüzünden “yaşama hakkı tanınmadığın” yerden zaruri bir ayrılıştır.

      Hayati bir tehlikenin olmadığı ortamda yapılacak iş kalkıp hicret etmek değil, kalıp davet etmektir. Davet ettiğimiz dinin şahitliğini yapmaktır.

      Yazıda konu edindiğim İslam adına söz söyleyen yada kendisine umut bağlanılan dini/siyasi kimlikli liderler ise böyle bir derdi olmayan kimselerdir.
      Bu kimseler;
      “gerektiğinde yurdundan bile vazgeçip ama inancından vazgeçmemeyi” bırakın
      sistemin kendilerine sunduğu imkanların birinden bile vazgeçmeyen geçmeye de gerek duymayan bir haldedir. Aynı şekilde bu önderlerin peşinden gitmekten vazgeçemeyen toplum da bu yolu yol edinmiş durumdadır.

      Hicret üzerinden kıyas yapmamızın nedeni Peygamberimizin ortaya koyduğu mücadele ile onu takip ettiklerini, onu sevdiklerini söyleyenlerin hali arasındaki farkı biraz daha anlaşılır hale getirmektir. Yoksa hicrete teşvik etmek değildir.
      Bu gün için önemli ve öncelikli işimiz;
      nereye hicret edeceğimizi tespit etmek değil, gittiğimiz yerde nasıl yaşayacağımızı düşünmek değil,
      Bulunduğumuz yerde Hakk’ın şahitleri olup ‘İslam’ın doğru anlaşılması için neler yapabileceğimizi düşünmektir…
      Selam ve Dua ile Allah’a emanet olunuz.

  4. Samet Tüfekçi

    Kerbela anmalarında, Kendisini zincirle döven şii’ mi Allah’a daha yakın?
    Yoksa kefen giyip, kafasını pala ile kanatan mı?

    İslamı yaşayamıyorum diye, Pakistan’a hicret edip,
    orada bir cemaate katılıp, kulleteyn’de abdest almak, eşine burka giydirip öyle yaşatmak mı?

    Yoksa, adnan hocanın, yanına takılıp, eşimizi de silikon havuzuna attığımız zaman mı, Allah’a daha yakın olacak, en iyi Müslüman, dindar ve cennetlik bir kul olacağız?

    Kimse İslamı terk etmedi, üstelik dolu dolu yaşıyor.
    Kandillerde, Düğünlerde, doğumlarda, cenazelerde, kurbanlarda, ramazanlarda, bayramlarda, toplantılarda, sahurlarda dolu dolu İslamı yaşıyorlar.
    Sadece sizin düşündüğünüz gibi değil, kendilerinin düşündüğü gibi yaşıyorlar.
    Siz istiyorsunuz ki sizin gibi düşünsünler, biz güçlü olalım malı biz götürelim. Oysa onlar daha erken davranmışlar, İslamı kafalarına göre yorumlamışlar onlar malı götürüyor, hayatlarını yaşıyor keyiflerine bakıyorlar.
    Sizler ve sizin gibi düşünenler bir ütopyadır peşinden koşup, yaşayamadığınız hayatı başkalarının yaşamasını istiyor o sistemde söz sahibi olmak istiyorsunuz.
    Hangi vakit sizin dediğiniz olmuş ki?
    Dinin Toplumsal yanını kullanarak toplulukları haşhaşiye çevirenler, soyup soğana benzetenler, sırtlarına binip krallar gibi yaşayanlar unutulmuş değil.
    İş gelip bireyselliğe dayanıp kalıyor.
    Kişi Allah ile baş başa kalıyor ve sadece kendi hesabının görülmesini istiyor.
    İşin toplumsallığı, sıradan insanların hep zararına işliyor.
    Cennet vaadi ile onlara yaptırılmadık sakat iş kalmıyor.

    Hicret ettiğimiz yerde neye göre yaşayacağız?

    • SİNAN ULU

      Selamun Aleyküm,

      “Sizler ve sizin gibi düşünenler bir ütopyadır peşinden koşup, yaşayamadığınız hayatı başkalarının yaşamasını istiyor o sistemde söz sahibi olmak istiyorsunuz.
      Hangi vakit sizin dediğiniz olmuş ki?” diye yazışsınız.

      Bizim akibetimizi etkileyecek olan mesele, dünyanın ya da toplumun, bizim konuşup yazdıklarımız gibi olup-olmaması değil,

      bizim söylediklerimizin doğru olup-olmamasıdır.

      Eğer, Allah’ın razı olduğu yerde durur, gücümüz nispetince O’nun dininin şahitliğini yaparsak sizin ifadenizle, ‘bizim dediğimiz’ hiç değilse bizim açımızdan gerçekleşmiş olacaktır.

      Bu itibarla Allah’ı razı etmek isteyenler, hiç bir zaman mücadelesine ütopya gibi bakmazlar.

      “İslam” adı altında yanlış hayaller kuranlar, bu hayallerin gerçekleşmemesi durumunda hayal kırıklığı yaşayıp ulaşamadığı hedefler yüzünden dinini ütopya zannediyorsa şeytanın oyununa gelmişler demektir.

      Hayali Allah’ı razı etmek olanlar ise asla hayal kırıklığı yaşamazlar.

      Çünkü ilahi adalet gereği hiç kimse Allah’tan alacaklı kalmayacaktır.

      Ancak, illa verdiği mücadelenin dünyevi sonuçlarını da görmek isteyenler toplumun genel ahvalini dikkate alarak bunun mümkün olmadığını dolayısıyla İslam’ın insanlığın kurtuluşu için bir çare değil bir ütopya olduğunu düşünme yanılgısına düşmüşlerdir.

      Bu yanılgı onları “bir şeyler elde etmek” uğruna İslam dışı yollara savurmuştur ki bu da şeytanın kurduğu başka bir tuzaktır.

      Hakka teslim olmamış O’na tevekkül edememiş olanlara da tuzaklardan tuzak beğenmek kalmaktadır.

      Rabbimiz peygamberlerini ve onlara uyanları kendi dönemlerinin kendi çevrelerinin şahitliğini yapmakla mükellef kılmış, toplumsal değişimi ise insanların Hakikat karşısındaki tercihine bağlamıştır.(Rad Suresi 11. ve Enfal Suresi 53. ayete bakınız)

      Kendi kısacık hayatlarının kısacık bir bölümünü sözde İslami mücadele ile geçirmiş ve bir sonuç elde edememiş olanlar yılgınlık ve ümitsizliğe kapılmış, başka yollar yöntemler geliştiriyoruz derken tükenip gitmişlerdir.

      Oysa toplumların değişim ve dönüşümü uzun yıllar mücadele verildiğinde bile mümkün olmayabilmektedir. Nitekim 950 yıl kavmini Hakka davet eden Nuh (as)
      toplumsal açıdan bir sonuç elde edememiş, az bir kısmı hariç (oğlu Ve eşi dahil) kavminden ona kimse inanmamış, davetine icabet etmemiştir.

      Söz gelimi, Nuh (as)’ı mücadelesinin 900.yılında tanısaydınız ona “bir ütopyanın peşinden gidiyorsun, bak işte 9 asır geçmiş bir değişme yok” diyebilir miydiniz ?
      “Ey Nuh asırlardır aynı şeyi anlatıp duruyorsun, Senin dediğin ne zaman oldu ki…” diyebilir miydiniz?

      Halbuki o Allah’ın takdiri ile davetine 50 yıl daha devam edip 950’ye tamamladı. Üstelik sonunda onun dediği (!) de olmadı!

      Demek istediğim şudur ki;
      Bulunduğu yerde yaşadığı zaman diliminde Haktan yana olan ve Hakka davet edenler kazanacaktır.

      Bu gün, inandığımız İslam’ın insanlar tarafından layıkıyla benimsenmemesi ise onu savunanların değil ona duyarsız kalanların boynuna vebaldir.

      Söylediklerimizin yaşanmıyor oluşu sözlerimizin yalan oluşu anlamına gelir mi Sayın Tüfekçi?

      Öte yandan söylediklerimizin ulaştığımız insanlar tarafından kabul görmesini biz de isteriz ama bu bizim istememize bağlı değildir. Bu konuda İlla bir şeyleri ‘oldurma’ duygusu insana hata yaptırmakta Rabbimiz ise bizi bundan sakındırarak şöyle buyurmaktadır.

      Eğer onların yüz çevirmesi sana ağır geldi ise, yapabilirsen yerin içine inebileceğin bir tünel ya da göğe çıkabileceğin bir merdiven ara ki onlara bir mucize getiresin! Allah dileseydi, elbette onları hidayet üzerinde toplayıp birleştirirdi, o halde sakın cahillerden olma. (6/En’am-35)
      ********************************************************
      Sistemde söz sahibi olmayı arzulamıyor ‘mutlak söz sahibi’ olan Allah’ın rızasını arzuluyoruz. O’nun sözünü üstün tutuyor Ve O’na çağırıyoruz.

      Bir iki safyalık yazıdan “Kendi yaşamadığımız hayatı başkalarının yaşamasını istediğimi” nasıl çıkarttığınızı ve hangi delile dayandırdığınızı bilmiyorum ama, böyle bir tavrın Kuran tarafından kabul görmediğini biliyor ve bunun gereğini yapmaya çalışıyorum; İlgili ayeti de yeri gelmişken zikretmekte fayda görüyorum:

      Siz, insanlara iyiliği emrederken, kendinizi unutuyor musunuz? Oysa siz kitabı okuyorsunuz. Yine de akıllanmayacak mısınız? (2/Bakara-44)

      ********************************************************
      ” Hicret ettiğimiz yerde neye göre yaşayacağız” demişsiniz.
      Hicret etmemiz gerektiği ile ilgili tek bir satır dahi yazmadım. Böyle bir görüşü bugün için doğru da bulmuyorum.

      Yazıda esas aldığım husus hicret değil, hangi zaman ve zeminde olursa olsun ilkesel duruştan taviz vermeyen Peygamberlerin ve takipçilerinin tavrını bu günün insanının gündemine taşımaktır.

      Diğer bir ifadeyle,
      bu gün Peygamberin varisi sayılan alimlerin, ulemaların, şeyhlerin, efendilerin ve onun ümmeti olduğunu söyleyen milyarlarca insanın “inanç” konusundaki tavrını
      Peygamber ve ashabının “inanç” konusundaki tavrı ile karşılaştırıp arasındaki farkı değerlendirmeye sunmaktır.

      Söz konusu yazıyı bu çerçevede yeniden değerlendirmenizi rica eder, saygılar sunarım.

      Selam ve dua ile Allah’a emanet olunuz.

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayınlanmadıGerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir *

*