Anasayfa » ALINTILAR » ABDURRAHMAN ARSLAN: “YENİ DİNDARLIĞIN FIKHI YOK”
abdurrahman-arslan

ABDURRAHMAN ARSLAN: “YENİ DİNDARLIĞIN FIKHI YOK”

Görüntü kültürünün dünyasında yaşadığımızı belirten Abdurrahman Arslan, fıkhı olmayan bir dindarlıkla karşı karşıya olduğumuza, yapılan iftarlarla, televizyonlardaki sohbetlerle görüntüye yönelik bir Ramazan yaşandığına vurgu yapıyor

Haberiyat

Dinin toplumsal hayatta oynadığı rol, dinî kurumların ve amellerin Cumhuriyet döneminin modernleşme perspektifiyle yaşadığı gerilimli ilişki, toplumbilimleri açısından çeşitli tartışmalara yol açmıştır halen de açmaktadır. Ramazan ayı vesilesiyle de bu tartışmalar biraz daha detaylı bir biçimde sürüyor. Tele-erkil hocalardan bankaların sponsorluğundaki iftar programlarına, gösterinin ön planda olduğu kutlamalardan  evlerin boşalmasına kadar bir dizi  mesele bu çerçevede anılabilir.  1980’lerin sonlarından bu yana, modern dünyada Müslümanların ve mağlupların işleri,  yapıp ettikleri üzerine yaptığı önemli katkılar nedeniyle düşünce hayatımızın önde gelen isimlerinden biri olan Abdurrahman Arslan, din, sekülarizm, modernleşme, Batılılaşma gibi olguları hem resmî yorumun hem de yerleşik muhalif söylemlerin dışında kalarak, toplumsal zemin ve arka planlarıyla birlikte ele alır.   Arslan’ın muhafazakâr ve İslâmcı çevrelerin kalkınmacı görüşle birleştirerek biçimlendirdiği kabul edilmiş eğilim ve yönteme kapılmayışı, toplumsal değişim dinamiklerini genel-geçer kalıplara sokmayışı ama aynı zamanda diğer paradigmaların ve Kemalist söylemin etkilerinden uzak kalışı, onu diğer yorumcuların önemli bir kesiminden kalın çizgilerle ayırır ve söylediklerini düşünce dünyamızda farklı bir yerde konumlandırmayı gerektirir. Milli Gazete’den  Nedim  Odabaş’ın kendisiyle  yeni dindarlık, ramazan, sekülarizm ve pagan geleneklere dönüş bağlamında yapmış olduğu söyleşi bu açıdan son derece önemliydi.  17 Haziran’da yapılan bu söyleşiyi önemine binaen sizlerin dikkatine sunuyoruz.

Rahmet, bereket, gufran ayı Ramazan ayı içindeyiz. Ramazan dünyevilikten, sekülarizmden arınma ayı. Bu ay müminler için ne ifade ediyor? Ya da neyi ifade etmeli?

Bin dört yüz senedir Müslümanlar Ramazan ayının ne olduğunu biliyorlar. Genel olarak da halkın tabiriyle söylersek, “Kur’an ayıdır”. Kur’an ayı ne demek? Bol bol Kur’an okumak, bol bol ibadet etmek. Kur’an-ı Kerim’i okumak da bence Türkçesini bilmek önemli değil. Önemli olan birinci derecede okumaktır.

Yüzünden okumayı mı kastediyorsunuz?

Evet… Bu bile yeterli. Tabii elbette ki, bunun Türkçesini öğrenmek isteyenler bunu yapabilir. Ama sıradan bir halkın, sokaktaki vatandaşın Ramazan ayı algısına bakıyorum. Dünün insanına, dünün Müslüman’ına -bugünün Müslüman’ına değil- bunu görüyoruz.

Gösteriye Dayalı Bir Ramazan

Dindarlığa yeni bir form mu kazandırıldı?

İçerik olarak… Dolayısıyla bugün bizim gördüğümüz şey, dün baktığımız şeyden görünüş olarak benzerlik taşısa da muhteva olarak bütünüyle farklı bir şeydir. Daha çok görüntüye yönelik bir Ramazan var burada. İçeriği ve muhtevası boşalmış, kendisini gösteri olarak ifade eden. İşte sokaklarda, Ramazan iftarlarıyla, televizyonlardaki Ramazan sohbetleriyle hepsi aslında gösteriye dayalı… Çağın biraz da medyatik dünyasıyla ilgili olduğundan, gösteriye dayalı bir Ramazan.  Bunu dindarlık olarak görüyoruz, dindarlaşma olarak görüyoruz. Bu bakış tarzıyla bence çok yanlış düşünüyoruz.

Muhafazakârlık algısını ne yapacağız? Siyasal iktidar muhafazakâr olduğunu iddia ediyor. Taban muhafazakâr olduğunu iddia ediyor. Herkes muhafazakârlık duvarına yaslanıyor. Ama siz muhteva ile görüntü farklı diyorsunuz.

Şimdi bunu içinde bulunduğumuz şartlarıyla çağın şartlarını da ele alarak konuşmamız gerekecek. Bunlardan birisi de şudur. Biz artık sözlü kültürün dünyasında yaşamıyoruz. Yazılı kültürün de dünyasında yaşamıyoruz. Biz görüntü kültürünün dünyasında yaşıyoruz. Görüntü kültürünün dünyasında yaşamak demek, her şeyin gösteriye dönüştüğü, bir bakıma alenileştirildiği, alenileştirme çabası içinde olunan bir dünya demektir.

Fıkhı Olmayan Dindarlaşma

Siz bir şeyi görüntüye, şova dönüştürüyorsanız, gösterişe dönüştürüyorsanız, siz aynı zamanda onun içini boşaltıyorsunuz demektir. Bu birbirine paralel giden bir süreçtir. Dolayısıyla bugün karşılaştığımız kanaatime göre yoğun bir dindarlık gibi görünüyor ki, kısmen Kemalistler bunu böyle söylüyor, ama Müslümanlar bu sözü dikkate alırlarsa yanılırlar. Çünkü onlar bu işi anlamamışlardır. Başından beri anlamadılar. Bu bir dindarlaşma değildir, bizim anladığımız anlamda dindarlaşma değildir. Dindarlık fıkıhla beraber gelir. Bu fıkhı olmayan dindarlaşmadır.

Dolayısıyla bunun ayaklarını basacağı bir yer yoktur. Esas problemin altında bu var. Çağdaş Türkiye Müslümanlarının temel problemlerinden birisi de bu. Fıkhı olmayan bir dindarlıkla karşı karşıyayız. Dahası bu da İslâm’ı da tehdit ediyor. Bu açıdan bakıldığında sizin söylediğiniz muhafazakârlık kavramını kabul etmiyorum. Benim bunları öyle Batıya ait belirsiz bir kavramın içinde mütalaa etmem mümkün değil. Bunu Müslümanlığıma hakaret olarak görüyorum. Muhafazakârlık Batı şartları altında oluşmuş, Müslüman’ın asla kendisine yakıştıramayacağı bir kavramdır. Devrimciler karşısında bazı şeylerin muhafaza edilmesini savunan bir düşüncedir. Neyi savunur? Neyin muhafazasını savunur? Batı siyasi geleneğin içinde yeri olan bir şeydir. Benim inandığım bir din vardır. Onun muhafazası söz konusudur.

O gelenek Resulullah’tan (sav) ve Cebrail’den (as) itibaren mukabele olarak geliyor hocam. Bunu mu kastediyorsunuz?

Bu bir yaşama biçimi aslında Ramazan’ı yaşama biçimiydi. Bu yaşama için de zannediyorum ki, birkaç yıl içinde sekteye uğradı. En azından son yirmi otuz yıl içinde sekteye uğradı. Burada bir kopuş olduğunu görüyorum ben.

Yeni Dindarlığın Halleri

Bunun siyasal sebepleri mi vardı?

Birçok sebebi vardı. Her şeyden önce Müslümanların İslâm’la ilgili algılarında köklü bir değişiklik olduğunu düşünüyorum. Müslümanlar bunu çevrenin değişen şartlarına yorumlayarak açıkladılar. Veya kendilerine göre Ramazan’ı daha yoğun şekilde, daha dindarca yaşadıklarına da hükmettiler. Ama şimdi bakıyoruz ki, bu çok yanıltıcı bir göstergeymiş. Burada aslında Ramazan’ın dindarca yaşanmasından çok yeni bir dindarlık içinde yaşanması meselesiyle karşılaşıyoruz.

Sekülarizm Devam Ediyor

Bir şeyin yapılış biçimi gösterişe dayandığında ister istemez bir sorun çıkar. Türkiye’deki dindarlaşma belli günlerde belli aylarda yoğunlaşmaya başladı. Bu bizim bildiğimiz bir dindarlaşma değil.

Çok dindarlaştığınızda bunun bir göstergesi cuma namazlarıdır, kandillerdir ve Ramazan’dır. Bir dini yaşama biçimi özel günlerde ve gecelerde yoğunlaşıyorsa, aslında sizin dediğiniz sekülarizm devam ediyor demektir. Bu demektir ki din bir bakıma hayatın tüm alanlarından çekilerek belli günlere, belli zamanlarda teksif etmektedir. Orda da toplum bunun böyle yaşandığında dindar, dini vazifesini yerine getirdiğine inanarak bir bakıma da mutmain olmaktadır. Getirdiği psikolojik netice de budur. Din böyle yaşanmaz aslında. Belli günlere, belli aylara teksif edilerek yaşanmaz. Geçmişte de Müslümanlar böyle yaşamadı.

Ramazan ayı içinde ibadetleri yoğun şekilde yaşamanın herhangi bir sakıncası var mı?

Hiçbir sakıncası yoktur. İnsanlar Ramazan’da daha dindarca bir yaşantı sürüyorlar.

Ramazan’dan sonra da devam mı etsin diyorsunuz?

Maalesef etmiyor. Siz Ramazan’da yoğun dindarlığı yaşadığınızda bundan sonrası için çok ihtiyaç duymuyorsunuz. Onun için söylüyorum. Burada aslına bakarsanız ciddi bir seküler kırılma vardır. Yoksa normal olarak hayatın kendisinde o dindarlık devam ediyorsa, Ramazan’da bu da artış gösteriyorsa, bu güzel bir şeydir, olması gereken şeydir. Haftanın altı günü Cuma günüyle bir olmaz tabii ki. Netice Ramazan 11 ayın sultanı. Burada dini yaşamak, hayatın tüm mekânlarına, alanlarına yayılmamıştır. O kendisini bir ayda gösteren, sonra bir bakıma geriye çekilen dindarlaşma süreci. Bu farklı bir dindarlaşmadır. Sadece Ramazan’la ilgili de söylemiyorum. Aşağı yukarı otuz yıldır Türkiye’deki dindarlaşma fıkhı olmayan dindarlaşmadır.

Orucun Enfüsi Tecrübe Olmaktan Çıkışı

Peki, tabanı var mı bahsettiğiniz dindarlığın?

Bizim bütün davranışlarımızı, fıkhımızı, televizyonlar ya da siyaset belirleyecektir. Fıkhımız siyasal olanlar tarafından belirlenecektir. Böyle olunca da siz dindarlığınızı televizyondan belirliyorsunuz. Dindarlığınızı televizyonlardaki programlarla özdeşleştirerek yaşıyorsunuz. Bu içsel bir yaşama meselesi değildir. Daha çok görsel bir yaşama meselesidir. Bunun için de diyoruz. Görüntü kültürünün hâkimiyetinde cereyan eden bir hayat bu… Sadece Ramazan’la ilgili bir durum değil. Ramazan burada sadece nesneleştirilmiş bir Ramazan’dır. İslâm dininin şartları içinde belki de kendisini hiç göstermeyeni oruçtur. Geri kalanlarını hepsi bir şekilde kendini tezahür ettirir. Zekât veriyorsanız, bir bakıma paranızın olması gerekir. Namaz kılıyorsanız camiye, cemaate gidersiniz. Kelime-i şehadet getiriyorsanız, bunu sesli getirirsiniz. Oruç ise böyle değil, batini veya enfüsi bir tecrübe. Ama günümüzün orucu veya Ramazan’ı enfüsi tecrübe olmaktan çıkmıştır. Aşağı yukarı hepsi gösteriye dönmüş durumdadır…

Özellikle şaşaalı iftar yemekleriyle, sahur yemekleriyle yeni bir kültür oluştu değil mi?

Bu da ayrı bir fecaat… Bunu Müslümanların yüz karası olarak görüyorum. Çok tedirgin oluyorum. Lüks salonlarda ve masalarda kendisine konu ettiği iftar yemeği Resulullah’ın (sav) bıraktığı mirasla hiç uyuşmuyor.  Zira dünyayı, fakirliği ve Peygamber’in bize nasıl yaşamamız gerektiğine dair bıraktığı ölçüleri unutmuş bir iftardır. Bu zihinsel bir dönüşüme tekabül ediyor. Bence Müslümanlar Ramazan’da mekânlarını değiştiriyorlar. Bununla fakir fukarayı kast etmiyorum. Onlar da popülizm adına, evlerinden sokaklara, caddelere taşındılar. Bu da Müslümanların hayatında çok önemli bir değişikliktir. Her ne kadar mevsimsel bir durumu olsa bile popülizm adına, İslâm adına, din adına Ramazan’da kendi evleri olan mekânlarını bence sokağa taşıttılar. Bu da bana göre Ramazan’ı algılama noktasında ciddi bir olumsuzluk getirdi.

Pagan Geleneklere Dönüş

Ramazanlardaki kutlamaları nasıl yorumlayacaksınız?

Giderek çığırından çıkıyor Ramazan kutlamaları… Ben buna Ramazan kutlamaları da demiyorum. Festivaller kategorisine alıyorum. Bir toplumda festivaller çoğalırsa son 30 yıldır çoğalıyor. Kayısı festivalinden kiraz festivaline kadar… O toplum aslında pagan geleneklere dönülmektedir. Bu dinin en büyük rahmetinden birisi de, iki bayram haricinde hiçbir başka şeye kutlamaya hoş gözle bakmamış olmasıdır. Bu bir hayatın sadeliğidir. Siz hayatı festivallere dönüştürürseniz, Ramazan havası da bir festival havasında, karnaval havasında cereyan etmeye başlamıştır. Bunun iyi bir şey olmadığını düşünüyorum. Dindarlık veya din ciddiyet isteyen bir şeydir. Çağdaş kültür her şeyi bir ironiye dönüştürüyor. Bizim buna dikkat etmemiz lazım.

Sadece sokağa değil, beş yıldızlı otellerin lobilerine taşımadılar mı?

Bunun iki kademeli bir süreç olduğunu söyleyebilirim. Birincisi sokaklara taşıdığınızda orucu yaşadığınız mekânı değiştiriyorsunuz. Mekân sizin eviniz, bu önemli bir şeydir. İnsanın mekânıyla, eviyle olan ilişkisi bambaşka bir şeydir. Orada dindarlığın kokusunu hissedersiniz, eğer yaşıyorsanız. Maddi imkânı olanlar da lüks bir mekâna taşındılar. Bunu isteyerek de yapmaktadırlar. Bu iki hal de gösteriye dönüştürülmüş bir Ramazan yahut oruç halidir. Tabii ki elbette sokaktaki dikkat çekmiyor, ama lüks oteldeki Ramazanlar çok dikkat çekiyor. Müslümanların bunu eleştirmeye hakkı vardır ve eleştirmelidirler. Bir şeyin ölçüsü kaçtığında Müslümanların görevi, onu eski ölçüsüne iade etmektir. Mevcuda eklemlenmek değildir. Biz bugün mevcuda eklenmenin peşindeyiz. Oysa onu eski haline rücu ettirmemiz gerektiğini düşünüyorum.

Ramazan’ın Nesneleştirilmesi

Tekrar vurgulamak gerekirse: Dinimizin şakaya ve ironiye dönüşmesine asla müsaade etmemeliyiz. Din, ciddiyet ister. Biz bugün her şeyi ciddiye almayan, ironiye dönüştüren bir alanda yaşıyoruz. Müslüman’ın buna çok daha dikkat etmesi gerektiğini düşünüyorum. Ramazan kutlaması festivale dönüşmüşse bunu da televizyon ülkenin her yerine yayıyorsa, orda ciddiyet kalmamıştır artık. Dindarlık kendisini televizyonun nesnesi yapmamalıdır. Görüntünün nesnesi yaptığınızda her şeyin içi çok çabuk boşalır. Bakın 10-15 yıl içinde dinimizin içi çok hızlı bir şekilde boşaldı. Kandil gecelerinde mevlitlerin eksik olmaması, Müslümanların çoğu bunu dindarlığa yoruyorlar. Bu yeni bir dindarlıktır, ama bence bizi rahmete götürecek bir dindarlık değildir.

Tekrar sormak istiyorum: Peki, tabanı var mı bahsettiğiniz dindarlığın?

Bu konuda basiretli olmak lazım… Sünneti ihya ederek bunu yapabiliriz. Bizim burada en çok dayanağımız sünnettir. Elbette rehberimiz Kur’an’dır. Sünnet ise hayatın pratiğidir. Resulullah’ın (sav) ne yaptığıyla ilgilidir. Hayatın pratiğini kurmak sünnetle mümkündür. Çünkü o, bize ameli bir boyutu gösterir. Televizyonun bizi nesne yapmasına müsaade etmemeliyiz. Sadece Müslüman olarak değil, bizim dindarlığımızın da televizyonla dindarlaşan bir toplum olmadı. Tarihte her ne kadar 1930’lardan itibaren televizyon kullanılıyor olsa da tarih televizyonla dindarlaşan bir toplum örneğini göstermedi.

 

Hakkında HABERLER

HABERLER

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayınlanmadıGerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir *

*