Anasayfa » HABERLER » ABD’NİN PKK/PYD’Sİ “MÜSLÜMAN KÜRTLER”İN NESİ OLABİLİR Kİ?

ABD’NİN PKK/PYD’Sİ “MÜSLÜMAN KÜRTLER”İN NESİ OLABİLİR Kİ?

Küresel ve bölgesel düzlemde yeni denge arayışlarının devam ettiği bir vasatta “terör” ve “terör örgütleri kendilerine alan bulabilmekteler. Böyle bir dünyada söylem olarak “terörü lanetlediklerini; “küresel terör” ile mücadele ettiklerini iddia edenler tam tersine, sahip oldukları “kaba güç” e yaslanarak” terörü bir savaş yöntemi olarak kullanmaktan çekinmemekte. Hatta kendilerinin besledikleri/lojistik destek verdikleri terör örgütleri ile “işbirliği” ve/veya “yeterince mücadele etmedikleri gerekçesiyle (müttefiklerinin bir kısmı da dahil) bazı ülkeleri suçlamakta, söz konusu ülkeleri kendi politikalarına yakınlaştırmak için “terör” ü bir enstrüman olarak kullanabilmekteler…

Öncelikle yazımızın başlığındaki soruya cevap vererek başlayalım değerlendirmelerimize. “ABDNİN PKK/PYD’Sİ ‘MÜSLÜMAN KÜRTLER’İN NESİ OLABİLİR Kİ?!”… Hiç şüphesiz; ırkçı,elitisit,ulusçu NATO’cu, Egenekoncu velhasıl Batıcı olmakla birlikle olmakla birlikte bölge insanını kültürel kodlarına yabancı, hatta düşman olan unsurlardan oluşan yapılar, “Müslüman Türkler”in, “Müslüman Araplar”ın v.d.’nin nesi oluyorsa PKK/PYD çizgisi de “Müslüman Kürtler” için benzer bir anlam taşır.. Bu hususta bir tereddüt yok. (Bu arada “Müslümanlar”ın değerlerine yabancı, düşman olmamakla birlikte insanımıza; ikircikli, aldatıcı/çeldirici, telifçi-uyumlulaştırıcı ideolojilerle yaklaşanlara ne diyeceğiz, onları nasıl niteleyeceğiz, onları nasıl niteleyeceğimize de dikkat etmek durumunda olduğumuzu da unutmayalım…) Aynı zamanda, başlıktaki soruya cevabın yanında neden bu soruya ihtiyaç duyduğumuzu da ortaya koymamız gerekmekte.

Bildiğimiz üzere, bunun iki nedeni var: Birincisi, bazı “Müslümanlar’ın PKK/PYD çizgisiyle bölgede tabanı olan geniş bir halk kitlesine yaslanan, bölge insanının kültürel kodlarıyla bezenen Barzani aşireti önderliğindeki Kürt örgütlerini kıyaslamaları… Ve Kobani olaylarıyla başlayan gelişmeleri hatalı okuyarak; aynı zamanda “çözüm süreci”nin amacını ıskalayarak bölgede sözde bir “Kürt Koridoru”/ “PKK-PYD koridoru” kurulmasının bölge insanının lehine olacağını iddia etmeleri… İkincisi ise, “duygusal ve reaksiyoner” yaklaşımlarla, bölge şartlarında, terör örgütlerinin küresel güç odaklarının stratejik hesapları için “kullanışlı” yapılar olduğu gerçekliğini ıskalamalarıdır.. Herneyse, konuyla ilgili söylenecek çok şey olmakla birlikte meseleyi daha fazla uzatmadan bölgedeki gelişmelere daha geniş bir perspektifte bakmaya çalışalım… Yeni Türkiye’nin güvenlik ve gelecek kaygıları ve küresel güç odaklarıyla ilişkilerindeki denge arayışlarına yoğunlaşalım. Tabi bu vesileyle de Yeni Türkiye Cumhurbaşkanı/Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Rusya, Hindistan, Çin ve ABD ziyaretlerine değinelim…

Konuyla ilgilenenlerin yakinen takip ettikleri üzere ”Soğuk Savaş”/Dehşet Dengesi olarak nitelenen dönemde küresel güçler, çıkar çatışmalarını kendi kontrollerindeki ülkeler üzerinden “ vekaletler savaşı” ile yürütmekteydiler. Aynı zamanda söz konusu “vekaletler savaşı”nın üçüncü dünya ülkelerinin yanı sıra küresel ve bölgesel terör örgütleri kullanılarak da yapıldığı bilinmektedir. Bu yapılar vasıtasıyla, çıkarlarına aykırı davranan ve /veya onaylamadıkları müdahalelerde bulunan devletleri hizaya getirmeye çalışırlardı. Her ne kadar eski dönem sona ermiş, değişen dünya ve bölge dengelerinin tezahürleriyle şekillenme süreci yaşayan bir vasatta yaşasak da, bir bakıma, bölgemizde dolayısıyla Türkiye coğrafyasının güneyinde yaşananlar da benzer özelliklere sahip gözükmekte… Fakat, yeni şartların ortaya çıkardığı ilave hususların gözden kaçırılmaması ve “terör örgütleri”nin yeni yapıları ve işlerinin doğru okunması gerekmekte…

Evet, reel-politik ilişkiler üzerine kurulu uluslararası ilişkiler, benzer bir mantıkla devam etmekte, ABD ve Rusya’nın, Irak-Suriye eksenindeki stratejik hamlelerine yine şahit olunmakta. Bu çerçevede, bölgede “Ilılmlı Laiklik” eksenli “kontrollü demokratik değişim stratejisi” kısa vadede terk edilerek “kaos stratejisi” cari hale gelmiş bulunmakta.. Ve taraflar, jeostratejik planlarını gerçekleştirmek için, başta DEAŞ olmak üzere, PKK/PYD gibi terör yapıları, küresel ve bölgesel devletler adına, bilfiil savaşlar yürütmekteler. Adeta terör örgütleri, söz konusu güçlerin “paralı askerleri” olarak işlev görürlerken artık bu durum gizlenmemektedir de…

ABD ile müttefiklerinin bir kısmı, PYD/PKK ve DEAŞ üzerinden yürüttükleri savaş ile bölgedeki yeni denge arayışlarını lehlerine çevirmek hedeflerinin yanı sıra eski dönemde olduğu gibi bu coğrafyadaki insanları da kontrol edebilmek adına her yolu denemekteler. Bu arada, kurgulanan ve/veya önü açılarak lojistik destek verilen DEAŞ’a karşı mücadele adı altında PKK/PYD vb. örgütlerinin, güya “terörle mücadele eden yapılar” olarak sunulması da gerçekten hayret verici. Algı yönetimi tekniklerinin yeni “buluşu” olsa gerekir…

Çok gerilere gitmeden son dönemlerde yaşanan süreci kısaca hatırlayalım… 2014’te güya Kobani’nin DEAŞ’tan kurtarılması ve oradaki katliamın(?!) önlenmesi için Yeni Türkiye ve Irak Bölgesel Kürt Yönetimi(IBKY)’nin baskılanması söz konusu olmuştu. Yeni Türkiye’nin açtığı alandan geçerek Kobani’ye müdahale eden Peşmerge güçleri ve ÖSO kuvvetlerinin operasyonu adeta PYD için bir dönüm noktası olmuştur. Ve Suriye Kürtleri adına savaştığı iddiasında olan PYD terör örgütü bu durumu fırsat bilerek kentin nüfus yapısını değiştirmişti. Buna uluslarası güçlerin de göz yumması, hatta desteği ile PYD çizgisinde olmayan Kürtler, Araplar ve Türkmenler kentten sürülmüş ya da katledilmişti. Bu arada, nasıl olduysa, DEAŞ’ın kontrolünde bulunan bir çok yerleşim yeri de PYD’nin eline geçmişti.

Bölgede bu gelişmeler yaşanırken Yeni Türkiye, müttefiki ABD’nin sözlerini tutmaması ve “terör örgütüyle savaştığı bahanesiyle” PYD ve türevlerini kara gücü olarak değerlendirmesi nedeniyle giderek güvenlik kaygısı duymaya başladı… Yeni Türkiye, güvenlik kaygılarının ötesinde gelecek beklentisinin gereği olarak bölgenin istikrarı, özellikle Irak-Suriye’deki istikrarı hayati önemde görmekteydi. Ki zamanla içeride ve dışarıda PKK/PYD, NFETÖ(Nitelikli Fethullah Gülen Terör Örgütü) üzerinde kurgulanmaya çalışılan operasyonlarla güney bölgelerinde oluşturulmaya çalışılan yapılanmalarla Yeni Türkiye’nin tedirginliği ve risk algılaması büyümüştü. Ve 15 Temmuz darbe girişiminin başarısız olması sonrasında da Yeni Türkiye, ilk fırsatta, bölgeye operasyon yapma zorunluluğu hissetmiş bulunmaktaydı. Yani, sürecin başlangıcında birlikte hareket ettikleri sanılan ABD, zamanla (müttefiki, NATO üyesi, bölgede ve bölge dışında ihtiyaç duyduğu) Yeni Türkiye’ye düzenlenen operasyonların arkasında ve/veya içinde yer almıştır. Çıkarları çelişen Yeni Türkiye’yi Irak-Suriye ekseninde etkisizleştirmek için bir çok şey yapmaktan çekinmemiştir. Hatta Yeni Türkiye’nin konuya yaklaşımını bildiği halde, müttefikini “DEAŞ ile mücadele etmemekle” suçlayabilmiştir. Buna karşın, Yeni Türkiye’nin mücadele ettiği PKK/PYD çizgisini, önce bir başka terör örgütüyle savaştığı gerekçesiyle “kara gücü” pozisyonuna yükseltmiş; sonrasında her türlü silahlı yardımı yaptığı malum “terör örgütü”ne her türlü desteği sağlamak konusunda açıkça çabalar gösterebilmiştir.

BATI-YENİ TÜRKİYE İLİŞKİLERİNDE YENİ DÖNEM

Oysa Yeni Türkiye’nin tarihi/kültürel derinliği ile stratejik olarak vazgeçilmez bir müttefik olarak her geçen gün daha da önem arz etmekte olduğu muhatablarınca net bir şekilde algılanmaya devam etmekte…

Nitekim ünlü The Times,2008/2009 yıllarına kadar Recep Tayyip Erdoğan’ı yere göğe sığdırmazken, malum güç odaklarının, zamanla Arap baharı süreci’nden kaygı duymaya başlamalarıyla değişen stratejileri, bahse konu medya organlarının tavrına da yansıdı. Söz konusu yayın organlarıyla birlikte Batı’daki bir çok etkili gazete, dergi, tv. ve internet siteleri Yeni Türkiye ile ilgili manipülatif yayınlarını yoğunlaştırdılar; algı yönetimi çabalarını koordineli bir şekilde devam ettirdiler. Hatta İngiltere’de yayınlanan  The Economist , Erdoğan’ı diktatör olarak lanse eden manşetlerle/kapaklarla çıktı. Ve benzeri yayınlar Avrupa ve ABD medyasında sık sık görülmeye başladı. Bununla da kalmadı. Söz konusu  yayın organlarının Türkiye distribütörleri de aynı frekanstan yayın yapmakta yarıştılar… Ne var ki son zamanlarda, önce bu rüzgarın hızı kesildi. Sonrada “Eğer Batı Erdoğan’ı istiyorsa, hem Batı’nın hem de Rusya’nın askerliğini yapan “Kürt” militanlarla ilişkisi sorunu çözülmek zorunda. “Suriyeli “Kürt” leri nazikçe yüzüstü bırakmamız lazım” sadedinde yayınlar bahse konu medyada yer bulmaya başladı.

Dengelerin hızla değiştiği bölgemizde, özellikle Irak-Suriye ekseninde, yeni bir denge arayışı giderek hızlanmakta. ABD-Rusya-Yeni Türkiye arasındaki diplomatik çabalar giderek yoğunlaşmakta. Ve bu gelişme Yeni Türkiye- Rusya-İran arasında varılan konjonktürel nitelikli mutabakatların da ötesinde kapsamlı gelişmelerin işaret fişeği olarak değerlendirilmektedir. ABD’ndeki tüm iç sıkıntılara Trump’ın meşruiyetinin hala sorgulanıyor oluşuna rağmen…

Bu arada Erdoğan’ın Hindistan ziyaretinin akabinde gittiği Rusya’daki temasların kritik öneme sahip olduğunun altını çizmek gerekmekte. Keza Çin ziyaretinin hemen sonrası Yeni Türkiye Başkanı’nın ABD’ndeki temasları bizce önemli. Her ne kadar bazı beklentiler boşa çıkmış gözükse ve somut sonuçlar ortaya çıkmasa da özellikle ABD tarafı, Erdoğan’ın Yeni Türkiye’nin kırmızı çizgileri konusundaki açık ifadelerini değerlendirmek zorunda kalacaklarını anlamış olmalıdır. Zaten bu ziyarette asıl beklenilmesi gereken husus, ABD’nin PKK/PYD çizgisini terk edip Yeni Türkiye ile ilişkilerini güçlendirmeye yönelmesi değil, çok kutuplu bir dünya dengesine doğru yol alan dünyada, tarafların, Ortadoğu ve diğer bölgelerdeki ilişkilerini yeni bir çizgiye oturtma yolunda bir iradeyi ortaya koyup koymadıklarıydı.

Şüphesiz, Suriye’deki yeni denge arayışı, ABD’nin bölgedeki müttefiklerini kaygılandıran yaklaşımları, Yeni Türkiye’nin güvenlik kaygılarını gidermeye çalışırken bölgeyi de aşan misyonunun/gelecek beklentilerinin gereklerini yerine getirme iradesi önemli. Erdoğan’ın stratejik öneme sahip son ziyaretleri de göstermiştir ki sonuç alıcı kararlar, ABD-Rusya –Yeni Türkiye’nin temel mutabakatlarıyla ortaya çıkacaktır. Haliyle bu kararlar, bölge gerçekleri ve yeni güç dengelerinin ortaya çıkaracağı duruma göre şekillenecektir. İran’ın da bu süreçte masada olması kaçınılmaz olmasına rağmen belirleyici tarafların çözüme zemin hazırlayacak bir mutabakata varmaları durumunda İran, bugüne kadar elde ettiğini sandığı kazanımların çoğundan mahrum kalacak gibi gözükmektedir.

Zira, küresel dengelerin değişimi ve bunun bölgesel dengelere yansıması sürecinde geçmişin aksine kaba güç(hard power)’dan daha çok (soft power) “yumuşak güç” öne çıkmakta, etkili olmaktadır. Yani hızla güce dayalı politikaların etkinliği azalmakta “değer esaslı” politikaların orta ve uzun vadede belirleyiciliği ön plana çıkmaktadır. Ancak, altını kalın çizgilerle çizmeliyiz ki buradaki “değer”den kasıt; telifçi/uyumlaştırıcı, eklektik, sentezci. “iki yüzlü” değerlerdir…

Bu bağlamda yaşanan değişimlerin seyrine baktığımızda söz konusu aktörlerden ABD ve Rusya’nın tek başlarına belirleyici olma özelliklerini kaybetme sürecine girdiklerini görebiliriz.Değişen dünya ve bölge şartlarının önünü açtığı Yeni Türkiye’nin ise henüz belirleyici güçlerden biri olmasa da “vazgeçilmez” bir güç olma yolunda hızla ilerlediğini söyleyebiliriz.Bu gerçekliğin farkında olarak söz konusu  ülkelerin stratejik kararları, bölgenin  yeni dengesinin oluşumunda  belirleyici olacaktır. Aynı zamanda böyle bir mutabakat küresel dengelerin oluşumunda önem arz edecektir… Aksi takdirde bölgedeki kaos stratejisi bir süre daha devam edecek gibi gözükmektedir.

Burada, bir zamanlar ciddi açmazlarla dağılma sürecine giren Rusya, Putin liderliğinde toparlanarak bölgesinde ve küresel düzlemde etkili hale gelmiş bir güçtür. Değişen bölge dengeleri ve ABD’nin açtığı alanlardan azami derecede istifade etmeyi bilse de Rusya, Ukrayna ve doğu Avrupa’da yaşadığı açamazlarını Irak-Suriye ekseninde yakaladığı avantajlarla dengelemek istese de sıkıntılı bir durum ile karşı karşıyadır… II. Dünya Savaşı’ndan bu yana küresel sistemin hakim gücü olan ABD ise değişen dengeler ve çok kutuplu bir dünya dengesine doğru yol alan bir süreçte ciddi sıkıntılarla karşı karşıya bulunmaktadır. Küresel dengelerdeki değişimin ABD iç dengelerine yansımasıyla bazı açmazlarla karşı karşıyadır. Şöyle ki son yıllarda ABD dış politikasına hakim iki temel eğilimden birincisi, “kurulu düzen”( The Establishment)’in desteklediği “Liberal-Hegemonyacı” kesim. İkincisi ise “Realistler” ki “Realistler”e göre, ABD’nin son yirmi yılda uyguladığı dış politika hatalarla dolu. ABD, Ortadoğu’da uyguladığı “kontrollü demokratik değişim” stratejisinden uzak durması lazım. Çünkü bu strateji ile istediği sonucu alması zor olduğu gibi kontrolü kaybetmesi de söz konusu olabilir. Bu çerçevede Irak’taki müdahaleyi yanlış bulan “Realistler”,Ortadoğu’da atılan yanlış adımların ABD’nin dikkatini dağıtacağını, esas ilgilenmesi gereken Asya-Pasifik’teki etkinliğini azaltabileceğini ifade ediyorlar. Onlara göre Washington’un stratejik değeri yüksek Avrupa, Körfez ve Doğu Asya’ya odaklanması zamanı gelmiştir…

Öyle anlaşılmaktadır ki hiç şüphesiz Erdoğan’ın Hindistan ve Çin ziyaretleri çok önemli. Lakin. Erdoğan’ın ABD ziyaretinde yapılan görüşmeler, Yeni Türkiye’nin pozisyonunu açıkça deklare etmesi, bölgede ve bölge dışında ABD-Yeni Türkiye ilişkilerinin stratejik vazgeçilmezliği dikkate alındığında çok daha kritik öneme sahip gözükmektedir. ABD yeni yönetiminin PKK/PYD çizgisine açık silah yardımına karşın Yeni Türkiye Başkanı’nın, Türkiye’nin güvenlik kaygılarını ve güney sınırlarıyla ilgili angajmanlarını ABD’li muhataplarına çok net ve kararlı bir şekilde ifade etmesinin de altını çizmek gerekmekte. Ve bunun, değişen dengelerin Yeni Türkiye’nin yeni konumu ve misyonuyla bağlantısı ıskalanmamalıdır. Ancak, Yeni Türkiye’nin güçlü “derin yapı” sı ve liderlik başarısı da doğru okunmalıdır…

Bölgemizle ilgili tüm bu gelişmeler yaşanırken ABD yönetiminin Filistin sorunu ile ilgili attığı adımlar; bu bağlamda Yeni Türkiye-Hamas ilişkisinin  2006’dan bu yana izlediği seyir dikkatle takip edilmeli. Ve bu gelişmenin Irak-Suriye eksenindeki yeni denge arayışı açısından önemi doğru okunmalı… Aynı zamanda bölgedeki enerji kaynakları ve enerji nakli hatları konusundaki stratejik mücadelenin bir mutabakata doğru evrilmesinin beklenilen bir gelişme olacağının da altı çizilmelidir…

Son planda, değişen dünya ve bölge dengeleri ve yeni denge arayışı süreci  hızlı ve kritik  gelişmeleri gündeme taşımakta. Batı medeniyeti’nin niteliği gereği “güçlü”nün hakim olduğu bir dünyada söz konusu gelişmeler; kan gözyaşı, göç vb. göstergeleriyle kamuoyunun önünde cereyan etmekte. “Ahlaki ve ilkesel” kaygıların olmadığı, pragmatik/reel-politik yaklaşımlarla yol alındığı bir dünyadaki yeni denge arayışlarında geçerliliğini yitiren eski parametreler (değişkenler) ve onların yerine ikame edilenler doğru tanımlanmalı… Ve bu bağlamda;

-Eski dünya düzeninin hızla çöktüğü, yeni küresel ve bölgesel güç dengeleri ile yeni güç haritalarının oluşturulmaya çalışıldığı bir süreç yaşanmakta

  • Çok kutuplu bir dünya dengesine doğru yol alınırken bölgelerdeki “merkez” ülkeler çevresinde yeni ittifaklar oluşmakta
  • Eski sistemin lideri ABD’nde içerideki güç odakları arasında ciddi iktidar/strateji savaşları yaşanırken bunun diğer bölgelere ciddi yansımaları görülmekte,
  • AB giderek zayıflamakta, iç sorunlarla uğraşırken ilk çözülme İngiltere ile başlamış gözükmekte,
  • Bu arada, Yeni Türkiye- İngiltere ilişkilerinin yeni bir döneme girmekte olduğuna ilişkin işaretler ortaya çıkmakta.

-Yeni dünya düzeni arayışı sürecinde “Doğu”nun küresel sistem içindeki yeri ve gücü giderek artmakta..

  • Asya-Pasifik, yeni küresel çatışmaların strateji savaşlarının yeri olarak gündeme gelmekte,
  • Hindistan özellikle de Çin, yeni denge arayışında önemini giderek arttırmakta,

-Yeni Türkiye; tarihsel/kültürel derinliğiyle bölgedeki etkisini küresel düzleme taşımak istemekte

  • Görünür gücünün çok ötesinde bir “yumuşak güç”e sahip Yeni Türkiye, yeni denge arayışında kendine has bir yere sahip güçlü bir devlet olma potansiyeli sergilemekte,
  • İdeolojik paralellik içinde oldukları Batlılı müttefiklerini endişelendirmekte. Ancak gözden kaçırılmaması gereken husus, bu kaygının niteliğinin ne olduğudur.
  • Müttefikleri bir yandan, değişen şartların açtığı alanı Yeni Türkiye’nin stratejik derinliği ile çok iyi kullanılmasından endişelenmekte. Diğer yandan; gerek bölgede gerek Asya-Pasifik’te ve gerekse Afrika’da Yeni Türkiye’nin partnerliğine ihtiyaç duymaktalar,
  • Dolayısıyla Yeni Türkiye- ABD ve Yeni Türkiye-NATO ilişkileri süreç içerisinde tartışılmaya devam edecek; bu arada Yeni Türkiye, içinde bulunduğu şartları da dikkate alarak küresel güçler arasındaki denge politikasını ciddiyetle sürdürecek gibi gözükmektedir…

Küresel ve bölgesel düzlemde yeni denge arayışlarının devam ettiği bir vasatta “terör” ve “terör örgütleri kendilerine alan bulabilmekteler. Böyle bir dünyada söylem olarak “terörü lanetlediklerini; “küresel terör” ile mücadele ettiklerini iddia edenler tam tersine, sahip oldukları “kaba güç” e yaslanarak” terörü bir savaş yöntemi olarak kullanmaktan çekinmemekte. Hatta kendilerinin besledikleri/lojistik destek verdikleri terör örgütleri ile “işbirliği” ve/veya “yeterince mücadele etmedikleri gerekçesiyle (müttefiklerinin bir kısmı da dahil) bazı ülkeleri suçlamakta, söz konuşu ülkeleri kendi politikalarına yakınlaştırmak için “terör” ü bir enstrüman olarak kullanabilmekteler…

Bu vesileyle bir kez daha belirtmeliyiz ki Müslümanların bir güç/medeniyet olarak etkin olmadıkları bir dünyada yaşamaktayız. Maalesef bu bir gerçeklik. Böyle bir düzen/düzensizlikte, süreçler güç dengesine göre işletilmekte. Hak- hukuk kavramları “ çifte standart”ında ötesinde anlamlandırılmakta…

 

Hakkında ABDULLAH PAMUK

ABDULLAH PAMUK

Bir yorum yazın

E-posta hesabınız yayınlanmadıGerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir *

*